Modern Zamanlarda İsraf Kültürünün İktisadi Analizi

Mustafa Sancar

7,6 milyar nüfuslu dünyamızda 10 – 12 milyar insana yetecek kadar gıda üretilirken 800 milyondan fazla insan düzenli açlık çekiyor, 15 milyon insan ise her yıl açlıktan ölüyor.

Modern teknolojinin de getirdiği iletişim kolaylıkları ile değer yargılarımız artan oranda değişiyor. Bilinçaltımız materyalist felsefenin imge, sembol, kutsal ve kahramanları tarafından istila ediliyor. Hayat prensiplerimiz ve düsturlarımız yerini yenilerine bırakıyor ve bu durum dini hassasiyeti olan insanlarda zihinsel bölünmüşlüğe neden olabiliyor. Bu alanlardan bir tanesi de israf konusu. Dini inancı olan, yer yer namazına orucuna dikkat eden ama israftan kaçınmayan, haram olduğunu bilen ama idrak etmeyen bir topluma dönüştük maalesef.

Sadece biz mi? Değil elbette. Bu küresel bir dönüşüm. Ego veya nefs-i emmareyi temel alan, iktisadi deyişle homo economicus’laşan, temel amacı Kur’an’da Tin suresi 5. ayette yer alan ifade ile “aşağıların aşağısı olma” kapasitesine sahip bu varlığın sınırsız isteklerini bir ömür boyu beslemeye çalışmak olan bireyler topluluğuna doğru bir dönüşüm. Bireyler topluluğu diyorum çünkü böylesi bir toplumda, toplumun çıkarları bireylerin çıkarlarını maksimize ettiği ölçüde toplum bireyi ilgilendiriyor ve derinlere doğru biraz kazdığınızda “biz”lerin altından “ben”ler ortaya çıkıyor…

Ama Allah’tan gelen hikmetin katıksız doğruluğuna inanması gereken biz Müslümanların bu alandaki duruşunun farklı olması gerekiyor. Çünkü israf haram… Bu bir tavsiye değil, yasak. Yasağı biliyoruz ama gafletimizin ana sebeplerinin başında bu yasağın sınırları ile ilgili zihnimizde muğlak ve net olmayan bilgilerin yer alması geliyor. Peygamber Efendimiz (sas) nehrin kenarında dahi olsanız abdest alırken suyu israf etmeyiniz diyor. Banyo yaparken demiyor, suyla oynarken de demiyor; abdest alırken diyor. Yani yüce bir amaç için, Allah’ın rızasını hedeflediğiniz bir meselede dahi israf etmeyin diyor. Nehrin kenarında bile olsanız derken, yani yapacağınız işte harcayacağınız miktar, abdest alırken israfa kaçabilecek su miktarının dev bir nehir yatağında mevcut olabilecek suya oranı kadar küçük hatta matematiksel olarak ihmal edilebilir küçüklükte dahi olsa israf etmeyiniz diyor.

Çok büyük acılar üretiyoruz

Neden böyle söylüyor? Konunun iktisat dışındaki yönlerini alanlarının uzmanlarına sormak lazım ama iktisadi açıdan bakıldığında o nehir belki 100 belki 1000 kilometre sonra çorak topraklarda ince bir çaya dönüşebiliyor. Ve o ince çaydaki kısıtlı su üzerine kurulmuş yüzlerce binlerce hayatı besleyen kaynağı burada, nehrin gürül gürül aktığı yerde, suyu israf ederek yok ediyoruz. Görmüyoruz, ama çok büyük insan acıları üretiyoruz. Bugün çöpe attığımız ekmekler küresel buğday fiyatlarını arttırıyor. Bu artış bize pek tesir etmiyor ama Afrika’da açlıkla boğuşan insanların gıda alımını büyük oranda etkiliyor. Yardım paraları topluyoruz Afrika ve Güney Asya’ya bugünlerde. Topladığımız paralar ile yiyecek alınıyor. Yiyeceğin kilogram fiyatındaki küçük bir artış dahi oralara gidecek yardımın hacmini küçültüyor. Zaten yetersiz olan yardımdan faydalanması umulan birkaç insanı da farkında olmadan ölüme ittirmiş oluyoruz.

Yazdıklarım afaki mi geliyor? O zaman büyük resme bakalım. Yani bu israfın küresel sonuçlarına… 7,6 milyar nüfuslu dünyamızda 10 – 12 milyar insana yetecek kadar gıda üretilirken 800 milyondan fazla insan düzenli açlık çekiyor, 15 milyon insan ise her yıl açlıktan ölüyor. Üretilen gıdanın %30 – 40’ı israf ediliyor. Bu olayın gıda yönü sadece… Her alanda yapılan israf neticesinde, dünya tarihinde görülmemiş yüksek hacimlerde üretim yapılırken, dünya nüfusunun yaklaşık yarısı farklı derecelerde fakirlik çekiyor.

İsraf sadece çöpe attığımız gıda veya kenarda kullanmadığımız duran fazla eşyalar ile olmuyor. Tam bu noktada israfı iki kategoriye ayırmakta fayda var: Niteliksel israf ve niceliksel israf. A’raf suresi 31. ayette “Yiyin, için, ama israf etmeyin” diyor. Yine İsra suresi 29. ayette “Elini boynuna asıp bağlama (cimri olma), hem de onu büsbütün açıp saçma (israf etme); aksi halde kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın” diyor. Yani nimetlerin kaliteli, temiz ve helal olanlarından ihtiyacınız kadarını kullanın ama hem nitel hem nicel olarak ihtiyaçtan fazlasını harcamayın diyor. Yani hem kullanacağınızdan fazlasını alarak israf etmeyin (niceliksel israf), hem de içerik olarak lükse harcayarak israf etmeyin (niteliksel israf) kastediliyor esasında. Niceliksel israf da ediyoruz ama israfın büyük kısmı farkındalığımızın zayıf olduğu harcama alışkanlıklarımızın içerisine sinmiş olan niteliksel israfta yer alıyor.

Fonksiyon değil imaj önemli

Dananın kuyruğunun koptuğu yer de burası. Çünkü günümüz tüketim toplumunda tüketiciye yönelik son ürünlerin fiyatını belirleyen en önemli etken fonksiyon değil imaj ederi, yani marka değeri. Dolayısıyla 800 bin liralık bir arabadan alacağınız güvenlik ve konfor ihtiyaçlarını büyük oranda 200 bin TL’lik bir arabadan da almak mümkün, fakat ikisinin prestij değeri, tüketim toplumunun gözündeki itibarı çok farklı. Bu sadece zenginlerimiz ile ilgili bir durum değil. 10 bin TL değerindeki bir cep telefonundan alınacak kalite ve faydayı, yarı veya üçte biri fiyatlı, marka değeri daha düşük bir telefondan da çoğumuz için almak mümkün. Maalesef zihin yapımızdaki dönüşüm oranına göre ve maddi gücümüzün yettiği oranda hepimiz bu niteliksel israfın bir parçası oluyoruz.

Niteliksel israf ile ilgili hadiste geçen “…Şüphesiz Allah nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister” düsturu zaman zaman dile getiriliyor. Ve niceliksel israf kınanırken niteliksel israf adeta yüceltilebiliyor. Müslümanın güzel ve kaliteli olanı tercih etmesi tabii ki evladır. “Allah güzeldir, güzeli sever” hadisi de bunu tasdik eder niteliktedir. Lakin buradaki güzel ile kastedilen mana “marka” değil; estetik, sağlıklı ve güvenli olandır. Kardeşin aç yatarken herhangi bir şekilde haram olan israfı içeren değildir.

İktisadi açıdan da daha fazla tüketmenin erdemleri ile ilgili söylemlerle zaman zaman karşılaşıyoruz. Ekonomik gelişimi desteklemek için harcamamız/tüketmemiz lazım, yoksa işsizlik olur, kriz olur vs. deniyor. Harcayarak büyümek kilolu bir adamın daha fazla yiyerek/harcayarak yağ depolarını arttırmak suretiyle büyümesine benzer. Böylece ekonomi büyür ama sonunda vücudun bu duruma vereceği kalp yetmezliği veya benzeri tepkiler gibi ekonomide de birtakım krizlere sebep olur. Hâlbuki ekonomik büyümenin temel kaynaklarından biri tüketim ise diğeri de yatırımdır. Yani aynı büyümeyi kaynaklarınızı tüketime değil yatırıma yönlendirirseniz de sağlamış olursunuz, yeter ki birikimleri yastık altında tutmayın. Veya lükse harcayacağınız paranın bir kısmını toplumdaki fakirlere vermeniz ve parayı onların harcaması ekonomide aynı büyüme etkisini yapacaktır kısa vadede.

Müslümanlar da israf ediyor

Bir ekonominin uzun vadeli büyümesinin iki temel kaynağı vardır: Tasarruf oranlarını arttırarak üretime yönlendirmek ve verimliliği arttırmak (başta teknoloji, eğitim ve bürokratik kapasitenin geliştirilmesi). Dolayısıyla niteliksel ve niceliksel israf ile paralarımızı kısa vadeli harcamalara yönlendirmek yerine yatırım, eğitim gibi alanlara harcadığımızda, ekonomi kas yaparak büyüyen bir vücuda benziyor. Hem kısa vadede büyüyor hem de büyüdükçe sıhhat buluyor.

Bu durum ülkemiz açısından da çok önemli çünkü israfı içselleştirdiğimiz bu dönemde aynı zamanda orta gelir tuzağına da girmiş durumdayız. Bu tuzaktan ise sadece tasarruf oranı yüksek ve eğitim, teknoloji, kurumsal yapılar gibi verimlilik alanlarına yatırım yapan birkaç ülke haricinde çıkabilen olmadı günümüze kadar.

Maalesef Müslümanlar olarak israf ediyoruz. Dünya nüfusunun %22-25 arasını Müslümanlar oluşturmakla beraber fakir nüfusun %40’tan fazlası Müslüman. Komşumuz, kardeşimiz aç yatarken niteliksel ve niceliksel israfa düşüyoruz. Çünkü bilinçaltımızdaki hayallerimiz, hülyalarımız, kahramanlarımız dönüşüyor.

Asırlardır bu topraklarda bilinçaltımızı Yavuz Sultan Selim ile dönemin büyük âlimlerinden İbn-i Kemal arasında yaşanan çamur meselesi gibi menkıbeler ile imar ederdik. Hikâyeyi bilirsiniz, Mısır seferi dönüşünde Yavuz hocasının atının ayağından sıçrayan çamurla kirlenen kaftanını saklıyor ve kefeninin bu kaftan ile örtülmesini vasiyet ediyordu. Bu hikâye ile yeni nesillere Allah’a ve ondan gelen hikmete gösterilen saygı ve değer anlatılıyordu. Bizler için bu hikmet o kadar kıymetli ve saygıdeğerdi ki, padişah dahi bu hikmetin kapısı ve ileticisi konumunda olan hocasının atından sıçrayan çamuru saygı ile saklıyor ve hesap gününe ‘Rabbim sana ve senden gelen nuru barındıran hikmeti ileten hocama göstermeye çalıştığım saygı budur, bu nurun kapılığını yapan adamın atının çamuru bile bu dünyada en yüce makamlardan biri olan sultanlıktan üstündür, kabul buyurun’ diyerek üstüne örtülen çamurlu kaftanı delil olarak sunmak istiyordu.

Günümüzde ise maalesef bilinçaltımızı büyük oranda hedonist ve materyalist felsefenin değerleri imar ediyor. Dünyada, İslam dünyasında ve ülkemizde yeterli kaynaklar olduğu halde birçok insanın bu kaynaklara erişememesi, içinden çıkılmaz bir fakirlik ve insan acısına neden oluyor. Sadece insanlar değil çevresel faktörler de bu düzene kaynak yetiremiyor ve çevresel felaketler artarak devam ediyor. Korkarım bu zihinsel dönüşüme dur diyemezsek, Yavuz Sultan’ın hocasının çamurlu kaftanının kefenine örtülmesini vasiyet etmesini değil, kefenini Ferrari’den sıçrayan çamur ile lekelenmiş ceketi ile örtülmesini isteyen süper kahramanların hikayelerini çocuklarımıza anlatacağız…

Kaynak: Dünya Bizim