Habil Duruşu

Temel Hazıroğlu
Habil duruşu, Müslümanlar arasındaki ihtilafları ve sorunları bitirecek, fitne fesadı durduracak, İslam milletinin birliğini ve bütünlüğünü yeniden tesis edecek ve yeniden dirilişin kapılarını açacak bir duruştur.

KÜRESEL SİSTEM DEĞERLERİMİZE SALDIRIYOR

İslam dünyasının ve Müslümanların bugün içinde bulundukları şartlar ve onların mevcut halleri bizleri derin derin düşündürmektedir. Herhalde İslam tarihinde hiç bu kadar çok sayıda ve çok çeşitli yerlerde farklı grupların birbirleriyle savaştıkları bir dönem olmamıştır. Neredeyse Müslümanın Müslümana yaptığını gavur gavura yapmamaktadır. Bu durum çok iyi irdelenmeli, analiz edilmeli ve arka planı yakalanmalıdır. Zira Müslümanın Müslümanla iyi geçinmesi ahlaki bir gerekliliktir.

Küresel sistem İslam’ı ve Müslümanları terörize ederek hem dünyadaki algılarını kötülemekte, İslami değerleri aşağılamakta ve ihtilafları düşmanlığa çevirip körüklemekte hem de Müslümanları iç çatışmalara itmekte ve birbirleriyle savaştırmaktadır. Özellikle etnik ve mezhebi farklılıkları derinleştirerek kışkırtmakta ve gerçekte bir rahmet, bir imkan olan bu zenginlikleri adeta bir savaş vesilesi kılmaktadır. Batının ve işbirlikçilerinin bu savaşı aslında İslami değerleri yok etme savaşıdır.

ÜÇÜNCÜ BÜYÜK SALDIRI

Gerçekte İslam dünyası bugün büyük bir saldırı altındadır. İslam dünyasının yaşadığı bu topyekun saldırı tarihsel olarak Batı’nın doğuya üçüncü büyük toptan saldırısıdır. Bunlardan birincisi 12. ve 13. yüzyıllarda yapılan haçlı savaşlarıdır. İkincisi 1914’lerde Osmanlı Devleti’ni işgal üzerinden yapılan Birinci Dünya Savaşı’dır. Her iki topyekun saldırı da milletimizin eşsiz direnişi ve savunmasıyla püskürtülmüştür. Ancak zalim ve emperyalist güçler bu kez biraz farklı bir yöntemle geliyorlar. Zira geçmişteki iki büyük saldırıda doğrudan, dışardan ve cepheden geldiler. Ve derslerini alıp gittiler. Bugün yaptıkları üçüncü büyük saldırıda ise yöntem değişikliğine gittiler. Artık cepheden mertçe savaşmak yerine İslam dünyasının içine fitne ve fesat sokarak, iç karışıklıklar çıkararak kendilerine uygun ve bağlı kişi ve gruplar oluşturdular. Bunları ayrı ayrı hem fitneleyip örgütlediler hem de silahlandırdılar. Kendileri direkt savaşa girmeden onlar üzerinden bir tür vekalet savaşları başlattılar. Ve artık düşman yakınımızda, içimizde konumlandırılmış ve alabildiğine güçlendirilmiş bir vaziyette bekliyor ve gerektiğinde saldırıyor.

Bu durumu sadece Batı’nın (ABD, AB, Rusya, Çin, İsrail, vb.) zalim tutumu ile açıklayamayız. Evet, Batı’nın bunda büyük payı var. Bunu da Batılı yöneticiler zaman zaman, “Bu bir haçlı savaşıdır, bundan böyle savaş Batı ile İslam arasında değil, İslam ile İslam arasında olacaktır” diyerek ağızlarından kaçırmakta ve itiraflarla dile getirmektedirler. Ancak bizler Batının bu tutumunu unutmadan, kendimize de yakından bakmalıyız. Hızlı, etkin, derin ve güçlü bir öz eleştiri yapmalı, uyanmalı, silkinmeli ve kendimize gelmeliyiz.

“SOSYAL GÖREV”

İmam Gazali İhya adlı kitabında “sosyal görev” olarak tanımladığı bir durumdan, tarihsel bir görevden bahseder. Gazali, her çağda yaşayan Müslümanın öncelikle kendisinin yapmakla mükellef olduğu görevleri (farzı ayın) yerine getirmesi gerekir, der. İlave olarak da o çağda toplumun yapmakla mükellef olduğu görevleri (farzı kifaye) araştırmalı ve onların içinde kendi yapabileceklerini bulup keşfetmeli ve onları yapmalıdır, der. Zira kitapta geçtiği gibi insan takati oranında sorumludur. Gazali toplumun görevi olup da bizim yapabileceğimiz görevleri farzı ayın olarak görüyor ve onu “sosyal görev” olarak tanımlıyor. Bugün sanki bu kavramı iyice anlamanın, özümsemenin ve uygulamanın zamanı gelmiştir, diye düşünüyoruz.

İslam tarihinde dramatik sonuçlar veren ve bugün de yaşanan çatışmalar kaderimiz değildir. Evet, olanda hayır vardır. Ancak geçmişte olanlar bugün için bize ders vermeli ve gelecek inşasında tasavvurumuzu güçlendirmelidir. Bu çerçevede İslam dünyasındaki iç çatışmaları durdurmanın ve Müslümanlar arasındaki ihtilafları aşmanın bir yolunu bulmak gibi bir sorumluluğumuz var. Bir aydın olarak bu bizim için bir “sosyal görev”dir. Evet, sosyal görevin bir gereği olarak, yeni ve özgün bir fikriyat ve duruş oluşturmak, geliştirmek ve yaşamak kaçınılmaz gözükmektedir.

MÜSLÜMANCA DURUŞ

Biz bugün için bu özgün duruşa “Habil duruşu” diyoruz.

“Habil duruşu” köklerini ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem’in çocuklarının ihtilafından alan bir duruştur. Bilindiği gibi Hz. Adem’in oğulları Habil ile Kabil bir konuda ihtilafa düşmüş ve aralarında anlaşmazlık çıkmıştı. Bu anlaşmazlıkta Habil’in tavrı çok önemli ve ders vericidir. Habil kardeşi Kabil ile ihtilafını çözmek ve onun saldırısını durdurmak için asil ve onurlu bir duruş sergilemiştir. Kardeşinden gelen saldırıya karşı, değil saldırmak nefsi müdafaa dahi yapmayı uygun görmemiştir. Adeta kardeş kanı akmaması için pasif kalmayı tercih etmiş, öldürülmeyi bile göze almıştır. Bugün bu asil duruş, Müslüman-Müslüman ilişkisinde büyük bir imkan olabilir. Bir imkan olmanın ötesinde bu duruş aynı zamanda Hz. Peygamber’in (sav) fitne zamanlarında tavsiye ettiği tutum ve davranış için güzel bir örneklik de olabilir.

Müslüman-Müslüman ilişkilerindeki bu asil duruşu, Müslüman-Kafir ilişkilerinde tebliğ ve nefsi müdafa üzerinden ve Müslüman-Harbi ilişkilerinde ise savunma ve barış üzerinden geliştirmek, derinleştirmek ve yaygınlaştırmak gerekir. İşte “Habil Duruşu” dediğimiz budur.

Habil duruşu, asalet ve bereket dolu bir duruştur. Habil duruşu, Müslümanlar arasındaki ihtilafları ve sorunları bitirecek, fitne fesadı durduracak, İslam Milletinin birliğini ve bütünlüğünü yeniden tesis edecek ve yeniden dirilişin kapılarını açacak bir duruştur.

Habil duruşu Müslümanca bir duruştur.

Kaynak: Yeni Şafak