Farklı Yaklaşım: Kâr Payı ve Faiz Arasındaki Fark Nedir?

Melih Turan

Kâr payı meselesi kronik bir tartışmadır. ‘Faizden farkı nedir’ sorusu sürekli zihinleri meşgul eder ancak cevaplar tatmin edici bulunmaz yahut deve kuşu gibi kafayı kuma gömmek daha kolay gelir.

Biz de burada bu tartışmaya bir yenisini ilave edelim. Önce katılım bankalarının kâr payı mantığının haricinde salt ‘kâr payı’ nedir onu anlamaya çalışalım.

Gayet tabii olarak hepimizin bildiği gibi bir ticari mübadeleden/alışverişten doğan gider ile gelir arasındaki fazlalığa kâr denilmektedir. Bir alım-satımdan kâr elde etmek ise İslam’da gayet tabiidir ve helaldir. Riba yasağı geldiği zaman Yahudiler de bu hususu dile getirerek itiraz etmiş ve “bey’ (alım-satım) de riba (faiz) gibidir demişlerdir. “Allah ise bey’i helal Ribayı da haram kılmıştır.” (Bakara Suresi, 2/275).

Burada Yahudilerin ve hali hazırda faiz ile kâr payını/ticareti anlamak istemeyenlerin takıldığı husus sadece sonuca odaklanmaktır. Her iki muamelede de bir getiri vardır. Ancak burada odaklanılması gereken durum sonuç, değil süreçtir.

Riba’nın sürecine şöyle bir bakalım. Sermaye sahibi bir kişi, kendisi yahut bir başkası/banka yoluyla, parasını belirli bir tarihte belirli bir orandaki fazlalıkla ‘kesinlikle’ geri almak kaydıyla paraya ihtiyacı olan (hiçbir surette ne amaçla ihtiyacı olduğu umursamadığı) bir kişiye borç vermektedir. Ortada herhangi bir ticari muamele, alım-satım veya bir fayda bulunmamaktadır. Para bir mübadele aracı olması gerekirken burada bir mal olarak satılmıştır. Vadesi geldiğinde yahut belirli aralıklara, borç alan kişi bu fazlalıkla birlikte sermayedarın parasını geri vermektedir. Belirlenen tarihte vermediği takdirde de sürekli artan oranda gecikme faizi uygulanmaktadır. Sermayedar hiçbir şekilde emek sarf etmeden faiz getirisi elde etmiştir.

Kârın oluşum sürecine bakarsak eğer, burada bir mal veya hizmetin satışı söz konusudur. Ortada bir üretim bir emek mevcuttur. Üretilen mal veya hizmet için birçok mal alımı gerçekleşmiş ve reel ekonomiye katkı sağlanmıştır. En önemlisi de alım-satım yapan/tacir kişi mal veya hizmet üzerinden zarara uğrama riskini üstlenmiştir. Yapılan mübadelede satıcının zarar ihtimali mevcuttur. Fakat satıcı dilerse bu malı peşin satar dilerse de vadeli satabilir. Vade farkı almak ise İslam’a göre caizdir.

Kâr payı nedir?

Şimdi kâr payı meselesine gelelim, esasında kâr payı bir şirketin yıllık faaliyetinden elde ettiği getiriyi sermayedarlarına payları oranında dağıtmasıdır. Fakat bugün katılım bankalarının kullandığı kâr payı kavramı ise biraz daha farklıdır.

Katılım bankalarının iki önemli işlevi vardır. Birisi fon toplamak, diğeri ise topladığı bu fonlarla finansman sağlamaktır. Fon topladığı kişi ve kurumlarla bir ortaklık yapar. Topladığı para ile ticari muamelelerde bulunarak elde ettiği kârdan fon sahiplerine kâr payı verir. Tahakkukundan önce belirsiz olan ‘kâr payı’, fon sahibi ile katılım bankası arasında öncesinde belirli olan bir ‘kâr paylaşım oranı’na göre finansman sağladığı işlemler sonucu oluşmaktadır.

(Burada diğer tartışmaları göz ardı ederek sadece kâr payına odaklanıyoruz.)

Katılım bankaları birçok şekilde finansman sağlar ancak burada esas faaliyet vadeli alım-satımdır. Kullandırdığı finansmanı ise ‘kâr oranı’ ile hesaplayarak finansman kullanan tarafa bir ödeme planı çıkartır.

Demek ki burada 3 temel kavram vardır.

1- Kâr payı, 2- kâr paylaşım oranı, 3- kâr oranı.

Bu kavramların ilk ikisi fon sahibini ilgilendirmekte, ve üçüncüsü de finansman kullanan müşteriyi ilgilendirmektedir.

Bir örnek verilecek olursa;

Sermaye sahibi Selçuk, 100 bin TL olan parasını işletmek amacıyla katılım bankasına vekalet vererek 1 aylık katılma hesabı açar. Bir ay sonra elde edeceği ‘kâr payı’ belli değildir. Fakat kâr oluşması durumunda ‘kâr paylaşım oranı’ bellidir. Yani 1 ay sonra oluşan kârdan Selçuk’un %80, katılım bankasının ise %20 pay alacağı her ticari ortaklıkta olduğu gibi önceden belirlenmiştir.

Egemen ise alacağı ev için katılım bankasından 100 bin TL finansman kullanır. Katılım bankası ‘belirli’ olan ‘kâr oranı’ (vade farkı) üzerinden vadeli alım-satım yoluyla Egemen’in almak istediği evi Egemen’e 1 ay vadeli satar. Egemen kullandığı 100 bin TL finansman için 1 ay sonunda bu parayla birlikte katılım bankasının alım-satım kârıyla birlikte öder. Katılım bankası elde ettiği bu kâr payını Selçuk ile vade sonunda belirli olan kâr paylaşım oranına göre paylaşır.

Burada kâr oranı belli ise de katılım bankası yaptığı bu işlemde zarar etme ihtimali bulunduğu için Selçuk’a 1 ay sonra ne kadar kâr payı dağıtacağını bilemez. Egemen kullandığı finansmanı ödeyemediği durumda katılım bankasının zararı oluşabilir. Ancak işlemlerin bu şekilde tekil ilerlemediğini ve binlerce işlemin gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Bu ve bunun gibi yapılan ticari işlemlerin kârı bir havuzda toplandığı için tek bir işlemden doğan zarar bütün havuzun tamamını zarar uğratmadığından Selçuk büsbütün zarar değil kârdan zarar eder. Şunu da hatırlatmak gerekir ki geçmişte özel finans kurumları zarar etmiş ve iflas eşiğine de gelmiştir.

Faizin Farkı

Peki ‘kârın/kâr payının faizden/Ribadan ne farkı var ki?’

Kârı tam anlamıyla anladıktan sonra faizi yerine oturtmak için para üzerinden konuşmak gerekiyor.

Para, birçok alim tarafından Allah’ın tabii olarak altın ve gümüş madenleriyle yarattığı bir nimet olarak kabul edilmiştir. İmam Gazali bu hususta “arada hakem rolü oynamak için Allahu Teâlâ altın ve gümüşü yarattı. Bunlarla eşyanın kıymeti takdîr edilir” demekte ve altın ve gümüş suretindeki parayı bir miyar olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla paranın yaratılış hikmetlerinden en önemlileri tedavül aracı ve değer ölçüsü olmasıdır. Para zatı için talep edilmez, başka şeyleri satın almak ve şeylere kıymet biçmek amacıyla kullanılmalıdır.

Bu açıdan baktığımızda, faiz/riba paranın para karşılığında satılması anlamına geldiği için paranın asli vazifesine engel olmakta, piyasadaki paranın istiflenmesine, çekilmesine neden olmakta ve ticari/içtimai muameleleri sarsmaktadır. Paranın parayla satışını haram kılan İslam bunun haksız bir mübadele işlemi olduğunu vurgulamaktadır. Zira bir taraf hiçbir emek sarf etmeden ve risk almadan, karşı tarafın durumundan istifade ederek ona belli bir miktar parayı, daha fazla bir miktarla ileri bir zamanda kati olarak geri almak amacıyla borç verir. Buradaki mübadelede bir ‘getiri’ vardır elbette. Fakat bu getiri, risksiz olması hasebiyle toplumu içten içe kemiren, fakiri fakirleştiren ve zengini daha da zenginleştiren bir ‘gelir’dir.

Peki, faiz/Ribadan elde edilen getiri haramsa, tüm getiri ve gelirlerin haram olduğu söylenebilir mi? Elbette hayır. İşte faiz/riba ve kâr payı arasındaki farkın tam olarak anlaşılmamasının nedeni sonuca odaklanmaktır. Oysa iktisadi muamelelerde sonuç değil süreç önemlidir.

Birkaç örnek vermek gerekirse, bir Müslüman olarak hepimiz helal etin ne olduğunu iyi bilir ve ona dikkat ederiz. Yurt dışına çıktığımızda bilhassa aman bu da ettir bu da bıçakla kesilmiştir ne fark var demez, helal kesim yaptığını ifade eden kasap veya yemekhane tercih ederiz. Buradaki asli unsur çıktı değil, süreçtir. Şayet et Müslüman yahut ehli Kitap tarafından kesiliyorsa helal, aksi durumda ise haramdır. Et aynı et olsa da. Aynı şekilde nikahlı bir ilişkiden doğan çocuk ile nikahsız bir ilişkiden doğan çocuk da biyolojik anlamda çocuktur. Fakat birinci muamele helal, ikincisi ise haramdır. Zira nikah akdi helalin belirleyici unsurudur.

Başka bir misal daha vermek gerekirse, Resulullah (asm.), malumunuz sadaka kabul etmemekte fakat hediye kabul etmektedir. Bir gün bir sahabi kendisine bir şey getirdiğinde bunun sadaka mı hediye mi olduğunu sormuş, hediye olduğu takdirde kabul etmiştir. Eşya aynı eşyadır, niyet ve süreç farklıdır (Ebu Ubeyd, Kitab’ul Emval, Hadis no: 1773).

Kâr payı meselesinde de dikkat edilmesi gereken mesele akittir, yani süreçtir. İslâm ticari muameleden gelir veya getiri kazanmayı haram kılmamıştır. Aksine teşvik etmiştir. Bir ticari akitte ise her zaman risk vardır. İslam alimleri bu hususu “al ghunm bil ghurm” (الغنم بالغرم) yani “risk olmadan kazanç olmaz” ilkesi ile ifade etmişlerdir.

Özetle ifade etmek gerekirse, faiz/riba paranın satışı ile alakalı olduğundan ve haksız/risksiz bir kazanç olması bakımından kârdan ve kâr payından ayrılmaktadır. Kâr ile riba getirisi arasındaki fark sonuçta değil süreçtedir.

Burada katılım bankaları yahut diğer İslami finans kurumlarına meşruiyet kazandırmak amacıyla bunları açıklamaya çalışmıyorum. Zira en basit bir finansman kullanma yahut katılım hesabına para yatırma beraberinde bir sürü sual getirmektedir. Bizim burada izah etmeye çalıştığımız şu an için sadece kâr/kâr payı ve faiz/riba arasındaki asli farklardır. Bu mesele anlaşılmadan maalesef diğer işlemlerin idrak edilmesi çok zordur. Ne kadar açıklama yapılırsa yapılsın, İmam Gazali’nin riba meselesini anlatırken dediği gibi, “bunu da ancak hikmetten nasîbi olanlar anlar.”