Yollar Ayrılırken: Ortadoğu’nun Geri Kalma Sürecinde İslam Hukukunun Rolü

Zeki Yaka

İnsanın, ekonomi ve ekonomik faaliyetlerle ilişkisi, insanlık tarihi kadar eskidir. Temel ihtiyaçlarını gidermek için, insanlığın ilk günden itibaren yaptığı faaliyetlerin neredeyse tamamını bu kapsamda ekonomik bir eylem olarak değerlendirmek mümkündür. Zamanla bu ekonomik faaliyetler toplumlar için geri kalmışlığın ya da ilerlemenin bir kriteri haline gelmiştir. İnsanın ve toplulukların ekonomik faaliyetlerle ilişkisi, her dönemde ele alınmış, ekonomik anlamda ilerleme ve gerilemenin sebepleri üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda ekonomik gelişmeler tarihi süreçte çeşitli açılardan ele alınmış, toplulukların gelişmişliği ve geri kalmışlığının sebepleri ve sonuçları üzerinde yorumlar yapılıp, çözümler üretilmiştir. Ancak bu konuda çalışma yapan araştırmacıların hareket noktaları, kriterleri ve değer ölçülerinin farklı olması sebebiyle ortak bir noktada birleştikleri söylenemez. Yapılan çalışmalar, kimi zaman herkesin kabul ettiği, makul sonuçlar ortaya koyarken, kimi zaman da kabullenilmesi imkansız sonuçlar ortaya koyduğu için çeşitli itiraz ve tepkilerle karşılaşmıştır. Bu anlamda Timur Kuran’ın “Yollar Ayrılırken Ortadoğu’nun Geri Kalma Sürecinde İslam Hukukunun Rolü” isimli çalışması da birçok itiraz ve tepkileri üzerine çeken bir çalışma olmuştur. Modern şartlarda iyi yetişmiş bir ekonomist olan yazar, asıl tepkiyi uzmanlık alanı olan ekonomik görüşlerden dolayı değil, uzmanlık alanı dışında kalan bir konuda çekmektedir: İslam dini ve onun getirdiği bir takım hükümleri materyalist bir yaklaşımla ele alan yazar, akl-ı selimin kabul etmeyeceği sonuçlar ortaya koymaktadır. Bu çalışmamızda yazarın “Yollar Ayrılırken” isimli kitabı İslam Hukuku açısından değerlendirilecek, özellikle İslam hukuk sistemiyle ilgili yapılan eleştirilere cevap bulmaya çalışacağız. Orijinali İngilizce olan eser, Nurettin El Hüseyni tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. Eser bir önsöz ve alt başlıklarla genişletilmiş dört ana bölümden oluşmaktadır. Önsözde kitapta ela alınan konuların neredeyse tamamına ana hatlarıyla değinilmiştir. Onun için kitabın önsözünde yazarın, İslam Hukukunu ekonomik bir yaklaşımla değerlendirdiği ve buradan hareketle kendince eleştiriler geliştirmeye çalıştığı görülür. Bir ekonomi uzmanı olan yazar, ekonomiyle ilgili görüşlerinde çok isabetli olduğu gibi, uzmanlık alanı dışında kalan, İslam Hukuku gibi önemli bir konuda da bir
o kadar tutarsız ve mesnetsiz görüşlere sahiptir. Önsözdeki ilk cümlelerinde bu husus açıkça anlaşılmaktadır. Yazar bu çalışmasının tamamını ilk paragrafta kendince kurguladığı bir soru ve ona verilen cevap üzerine geliştirmiştir. Modern ekonominin Doğu Akdeniz (yani Ortadoğu) yerine niçin Kuzeybatı Avrupa’da şekillendiği sorusuna özellikle Hristiyanlık ve İslam dünyasını kendince kıyaslayarak cevap bulmaya çalışıyor. Yazara göre;’’ Batı Hristiyan dünyası, Protestan Reform ve Rönesans
hareketleriyle kendini kilise doğmasından kurtararak yaratıcılığın önünü açmış, modern ekonominin kaynağı ve öncüsü olmuştur. Ancak İslam dünyasının kendisini dinsel göreneğin prangalarından kurtaramadığı için ekonomik modernleşmeyi
yakalayamamıştır.’’ Bu ifadeler yazarın bir hüküm cümlesinden (önyargıdan) hareket ettiğini göstermektedir.

Şunu unutmamak gerekir ki; Batı Hristiyan dünyasını Reform ve Rönesans’a götüren sebeplerden hiç birisi, İslam dünyası için geçerli değildir. Hiçbir insaflı tarihi ve bilimsel çalışma, İslam dünyası için Batı’da olduğu gibi dinde Reform ve Rönesans’ı gerektirecek herhangi bir olgudan bahsetmemektedir. Tam tersi, Batı Hıristiyan dünyasının her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da koyu bir kilise baskısı altında kaldığı dönemlerde, İslam dünyası her alanda en parlak dönemlerini yaşıyordu. Onun
için yazarın “ Hıristiyanlığın ekonomik gelişmeyi engelleyen öğeleri alt edilirken, Ortadoğu neden İslam’ın geciktirici etkilerini ortadan kaldıramadı? ”(sh.9) sorusunun muhatabı asla İslam dünyası olmamalıdır. Yazarın burada Batı Hristiyan dünyasını
Reform ve Rönesans’a götüren sebepler üzerinde durmayıp, İslam’da da bir reforma gidilmesinin ihtiyaç olduğunu vurgulaması kesinlikle bir önyargının göstergesidir. Halbuki tarihi gerçekler, Reform ve Rönesans’ın, kilise dogmaları altında ezilen
Avrupa’nın kan ve göz yaşı döneminin bir sonucu olduğunu gösterir (Gökkaya & Yeşilbursa, 2008: 47,74,77). Batı Hristiyan dünyasını Reform ve Rönesans’a götüren sebepleri göz ardı eden yazara göre , İslam dini insanlar tarafından bir şekle sokulmalı, böylece ekonomik anlamda modernleşebilmeliydi. Yazarın bu düşüncesi, o’nun dini konuda özellikle hak dinin özellikleri konusunda ne kadar yetersiz bilgi sahibi olduğunu göstermektedir.

Ortadoğu’nun Batı Avrupa’nın modern ekonomisi karşısında geri kalma sebeplerini araştıran yazar, kendi ifadesiyle “Kritik mekanizmalar” dediği noktalar üzerinde çalışmasını yoğunlaştırır. Özellikle de din merkezli sebeplere yoğunlaşıyor.
Bizce de yazar en büyük tepkiyi bu noktada alıyor. Çünkü Ortadoğu’nun gerilemesine sebep gördüğü dini unsurları eleştirirken kaynak göstermeden kendince yorum ve genellemelere gidiyor. Uzmanlık alanı olmayan din konusunda da kesin yargıda bulunuyor. Dini konularda verdiği hükümlerde “okuru ayrıntıya boğmaktan kaçınmak” düşüncesiyle kaynak göstermeyen yazar, reformist düşünceye yakın bazı İslamcı alimlerin görüşlerine ise fazlasıyla yer veriyor. Yazar, eleştiri konusu yaptığı hususlarda
hiçbir ciddi kaynağa dayanmadığı gibi, ‘’okuru ayrıntıya boğmaktan kaçınmak’’ gibi ucuz bir savunmanın ardına sığınmaktan da kendini alamıyor. Yazarın kendi ifadesiyle kitabın yazılış amacı; İslam uygarlığını yargılamak değil, seçili bazı İslami kurumların, ekonomik açıdan Ortadoğu’nun geri kalmışlığındaki etkilerini ele almaktır (sh.11-12). Halbuki yazarın seçilmiş bazı kurumlar dediği alanlar, İslam’ın yoruma açık olmayan, bizzat Şari’nin (Allah ve Resulünün) kesinlikle sınırlarını tayin ettiği alanlardır. Üstelik amacının İslam medeniyetini yargılamak olmadığını söyleyen yazar, söz konusu İslami kurumlar için “ miadını doldurmuş ekonomik kurumlar ” ifadesini kullanmaktan da geri durmuyor (sh. 13). Eserde İslami miras sistemi, faizin haramlığı, İslami akitler ve ticari muamelelerin yapılış şekilleri gibi konular, Ortadoğu’nun ekonomik olarak Batı’dan geri kalmasını başlıca temel sebepleri olarak gösteriliyor.

İslam’a yapılan temelsiz eleştirilerin, işin farkında olanlarca araştırılıp düzeltilmesi uyarısı ise, yazarın önsözdeki neredeyse tek tutarlı cümlesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitabın ismini duyan bir kimse, ilk bakışta Ortadoğu denilince coğrafi olarak
harita üzerindeki belli bir bölgenin kastedildiğini anlayabilir. Ancak yazar, giriş bölümünde Ortadoğu tanımına ilginç bir yaklaşım getiriyor. Ortadoğu coğrafi bir bölge olarak değil, İslam medeniyetinin yayıldığı, Müslümanların hakimiyet kurduğu tüm
bölgeler olarak tarif ediliyor. Bu aynı zamanda Batı Hristiyan dünyasının Müslümanlara bakış açısını da yansıtıyor. İsimle ilgili şöyle bir itirazda bulunulabilir: Çalışma İslam hukukunun hakim olduğu tüm coğrafyayı kapsadığına göre, kitabın isminin “Ortadoğu” yerine “İslam Dünyasının Geri Kalmışlığında İslam Hukukunun Rolü” şeklinde isimlendirilmesi daha isabetli olabilirdi. Yazarın “İslam’ın tüm hayatı kapsayıcı kurallar içerdiği ve buna’’Şeriat ‘’ ismi verildiği vurgusu doğrudur. Ancak uygulamada yaşamın diğer alanlarının dinden ayrı tutulan kurallarla düzenlendiği ifadesi eksik ve yanlış bir ifadedir (sh. 23).
Çünkü İslam toplumunda hayatı düzenleyen ve dinden ayrı tutulduğu söylenen kurallar örneğin (yazarın bahsettiği) İslam devlet başkanının çıkardığı kanunlar ve örf, gelişi güzel kurallar koymaz. Müslümanların başındaki yönetici hükümdarın yaptığı
kanunlar ve hukukta muteber kaynak olarak kabul edilen örf, yazarın iddia ettiği gibi gelişigüzel şeraitten bağımsız kurallar koyamazlar. Müslümanlara lider olan hükümdarlar, İslam’ın izin verdiği ve ihtiyaç olan alanlarda düzenleme yapar, kanun
koyar. Bu konuda asla keyfi davranma yetkisi yoktur. Örf de mutlak olarak şeraitten bağımsız hayatı düzenleyici bir kurallar bütünü olarak algılanmamıştır. Hz. Peygamber (SAV) zamanından itibaren İslam’ın özüne ters gelmeyen örfler, Kur’an ve sünnetle çatışmadığı sürece, İslam Hukuku’nda bir hüküm kaynağı olarak kabul edilmiştir (Atar, 1998: 89-90). Yani yazarın dediği gibi hükümdar kanunları ve örf, dinden ayrı tutulan dinle bağlantısız kurallar değil, mutlaka dinin onayını aldıktan sonra yaşamı şekillendiren kurallar olmuştur (Karaman, 1989: 261-262). Yazar, İslam dünyasındaki ekonomik kurumların, Batı’nın modern ekonomik kurumlarına paralel bir yenilenme ve değişim göstermeyip durgun görünmesini de bireylerin (Yani Müslümanların) statükoya bağlılığı ile izah ediyor. Bu düşünce inanç dediğimiz şeyle hiç uyuşmamaktadır. Çünkü inanç, bağlılığı ve itaati gerektirir. Ayrıca Allah aklın kullanılmasını emrederek, körü körüne bir bağlılığı istememektedir.

Yazar, eserinde alanıyla ilgili ekonomik konularda bol miktarda kaynak gösterdiği halde, nedense yargıda bulunduğu dini konularda muteber kaynaklardan hiçbirisine müracaat etme ihtiyacı duymuyor. Bunun açık örneklerinden birisi de
“İslami mahkemelerde ticari davaların sadece sözlü ifade temelinde karara bağlandığı” iddiasıdır (sh. 39). Bunun için de hiçbir kaynak gösterilmemiştir. Halbuki tüm fıkıh kitaplarında hemen hepsinde “Kitabu’l Kada, Kitabu’d Da’va, Kitabu’ş- Şehâde…”
gibi bölümlerde davaların hükme bağlanırken hangi esaslara dayanılacağı açıkça belirtilmiştir. Ayrıca, İslam Hukuku’nda iddiayı ispat için istenen başlıca deliller de şu şekilde sıralanmıştır: 1- Şehadet, 2-Hakimin şahsen konuyu bilmesi ve kanaati, 3- Ehl-i
Vukuf (Bilirkişi), 4- Keşif, 5-İkrar, 6-Yemin, 7-Yeminden Nükul, 8-Kasame, 9-Karine ve emareler, 10-Yazılı delil (Meydani, Tarihsiz: 4/26, 54; Mevsili, 1987: 3/109,139; Atar, 1991: 194-213). İddiayı ispat şekillerinin bu kadar zengin olduğu bir hukuk
sistemi herhalde bir tek sözlü ifadeyle yetinmeyecektir. Üstelik bu hususlar ilk dönem İslam Hukuku kitaplarında da mevcuttur. Daha da önemlisi Kur’an’ın en uzun ayeti, her türlü anlaşmayı, sonradan ortaya çıkması muhtemel anlaşmazlıklara delil olsun diye yazmayı emretmektedir.5 Kitabın son kısımlarına doğru yazar bu hakikati de itiraf ederek çelişkilerine bir yenisini eklemiştir (sh.318).

İslam medeniyetini yargılamak niyetinde olmadığını söyleyen yazar, İslam hukuku ve İslami ticaret kurumları için “katı” değerlendirmesinde bulunması da çok ilginçtir. İslami Hukuk sisteminin katılığına bir tek örnek veremeyen yazar, aynı
sayfada kendisiyle çelişen ifadeler kullanmaktadır. “18. Yüzyıldan önce dinsel azınlıklar ticari özgürlüklerini İslami ticaret uygulamaları lehine kullanmayı yeğliyorlardı.” Bir başka cümlede, “18. Yüzyıldan başlayarak, küresel ekonomideki
değişikliler, Yahudi ve Hıristiyanları yurtdışında farklı hukuk sistemleri içinde geliştirilmiş uygulamaları yeğlemeye yöneltti. Bu gibi geçişlere izin veren hukuk tercihi özgürlüğünün, İslam hukuk sisteminin ayrılmaz parçası olduğunu vurgulamak gerekir”
(sh.41). Burada akla şöyle bir soru gelmektedir: Mecbur olmadıkları halde, katı bir hukuk sistemi niçin tercih edilsin? Katı bir hukuk sistemi, hukuk tercih geçişlerine niçin izin versin? Kitapta bazen tercümeden de kaynaklanabilecek, akışı bozan cümleler de bulunmaktadır. Örneğin: ”Modernlik öncesi Ortadoğu’nun belirli İslami kurumları bugün bize çarpıcı biçimde istikrarlı görünüyorsa, bunun nedeni aynı işlevi yerine getiren Batı kurumlarının modern küresel kapitalizmin çok daha karmaşık kurumlarını aşamalı bir süreçle ortaya çıkarmış olmasıdır” (sh.42). Belirli İslami kurumların (hangi kurumlar olduğu meçhul), bugün dahi istikrarlı görünmesinin sebebi niçin modern küresel kapitalizmin karmaşık kurumlarının aşamalı bir şekilde ortaya çıkması olsun? Bu haliyle cümle izaha muhtaç gözüküyor. Amacının, İslam medeniyetini yargılamak olmadığını savunan yazar, ikinci bölümde bu amacından tamamen uzaklaşmış görünüyor. İslam Dinini kapitalist bir yaklaşımla çekinmeden eleştiriyor. İçinde bulunduğu yüzyılın sözde modern ekonomik ölçeklerini baz alıp, dinin kutsallarını yargılıyor.

Netice itibariyle;“ Yollar Ayrılırken Ortadoğu’nun Geri Kalma Sürecinde İslam Hukukun Rolü” isimli kitabın, İslam dünyasına ve Müslümanlara kazandıracağı olumlu hiçbir katkı yoktur. Tamamen İslami inanç ve değerlerini hafife alan, modern kapitalist mantığa göre, İslam’da mutlak bir Reform ve Rönesans’a gidilmesi gerektiği ve bunun olması arzusuyla yazılmış bir kitap. Çok sayıda kaynağa müracaat edilmesi de, esere hiç bir şey kazandırmamış. Özellikle İslam’ı ve İslam Hukuku’nu değerlendiren bir çalışmada, İslami kaynaklara neredeyse müracaat bile edilmemiş, hep yabancı kaynaklar referans alınmıştır. Bu kitaptan öğrendiğimiz belki de tek doğru şey, insanın uzmanlık alanı dışındaki konularda ya hiç söz söylememesi ya da çok dikkatli olması gerektiği. Söylenenlerin doğruluk ve ciddiyetten uzak olmasına, cümlelerin uzunluğu da eklenince, aralardaki birkaç doğru da kaybolup gitmekte, çelişkiler de kaçınılmaz olmaktadır.

Değerlendirmenin tamamına aşağıdaki adres üzerinden ulaşabilirsiniz.

Kaynak: https://tujise.org/issues/volume-1-issue-1/r2