Medeniyetin bekası geleneğe sadık yenileşime mi bağlıdır?

Melih Turan

Mekke’de Zemzem Kuleleri’nin altında ışıklı levhada dönen bir yazıda “her inovasyon dalalettir, dini inovasyon yasaklanmıştır” (every innovation is misguidance, religious innovation is forbidden) mealindeki uyarıları okuyordum. Kafamı kaldırdığımda ise 600 metrelik bir kulenin altında, İbrahimî dinlerin en kadim mabedinin, Kabe’nin dibindeydim. Yaşadığım çelişki beni biraz sarsmıştı. Yüksek bina inşaatını kerih gören bir Peygambere (asm.) vahyedilen dininin merkezinde, Osmanlı’nın Kabe’ye hürmeten 5 metreden uzun bina inşa etmediği ve Osmanlı’yı bidat ile suçlayan bir “krallığın” yüksek yüksek binalar diktiği ve inovasyonun haram olduğu ihtarının yapıldığı Mekke şehrindeydim.

Bu ikilem beni inovasyonun ne olduğu ya da ne olmadığı konusunda tefekküre yöneltti. Tabii ki oradaki inovasyondan kast edilenin “bidat” kavramı eksenli olduğunu biliyordum. Yine de, inovasyona ve yeniliğe bu derece katı ihtarların olduğu ama uygulamaya tam yansımadığı bir durum olması hasebiyle zihnimi çokça meşgul etmeye başladı. Bu olay medeniyet, inovasyon ve kalkınmanın/tekamülün ilişkiler zincirinin peşine düşmeme vesile oldu. Aynı zamanda işim dolayısıyla çokça inovasyon meselesiyle muhatap olmaktaydım. Gözlemlediğim kadarıyla hem devlet hem de özel şirketler bu konuya özel bir alan açıyordu. Dalga dalga yayılan bir inovasyon fırtınası vardı memlekette. Ve kafamda deli sorular. Bu yüzden fikir teatisi yapmak amacıyla böyle bir yazı kaleme almak istedim.

Medeniyet ve yenileşime olan taassup veya sadakat

Medeniyet derken, tabii olarak medeni bir varlık olan bir insan topluluğunun oluşturduğu örf, adet, ilim, toplumsal ahlak, sanat ve zanaat bütünlüğünü anlıyorsak, inovasyon derken de o medeniyet topluluğunun mevcut bir üründe, süreçte ya da uygulamada yenilik yaparak bir farklılık oluşturmasını anlayabiliriz. Aktarıldığına göre inovasyon kavramını ilk olarak kullanan Schumpeter, onu “kalkınmanın itici gücü” olarak tanımlamış. Türkçemizde ise bu kelime yenileşim olarak karşılık bulmuş. Tabi burada inovasyon/yenileşim derken reform ve modernite mefhumlarını kapsayan yani onları da içerisinde barındıran bir kavramdan, medeniyet derken de gelenek ve muhafazakarlığı da ihtiva ederek bahsediyor olduğumuzu belirtelim. Bu yüzdendir ki yenileşimi sadece ticari bir ürün temelinde değil, bir toplumun yeniliğe açık tüm veçhelerinde, özellikle de gelenek ve gelecek çizgisinde alarak aşağıdaki tartışmayı yürütmeye çalışacağız.

Şöyle bir soru sormakla başlamak istiyorum: “Bir medeniyet yenileşim ile kendine ihanet mi ediyor yoksa kendi gelişimine katkı mı sağlıyor?” Bu sorunun cevabı medeniyet ve yenileşime olan taassup veya sadakat yaklaşımında saklı olsa gerek. Yeniliğe karşı ve medeniyet taassubuyla sıkı sıkıya bağlı olan bir medeniyetin üyelerinin aklına gelen ilk şüphe, yapılacak olan yeniliğin medeniyetlerini/geleneklerini tahrif etme ihtimalinin varlığıdır. Bu medeniyet taassubunun acı bir neticesi ise yeni nesli medeniyetten/gelenekten kopararak yeni olguların ya da modernitenin peşine düşürmesidir. Bunun sonucu da harici yenilikler/inovasyonlar ile daha da tarumar olan bir medeniyettir. Nitekim İslam dünyasının Batı taklidi ile içine düştüğü “kültür”, siyasi sınırlar her ne kadar korunmuş olsa da, yabancı örf, adet ve uygulamalarla işgal edilmiş bir medeniyetin yansımasıdır. Kendi medeniyetinde çağın şartlarına uygun bir zemin bulamayan Müslümanın dünya görüşü de artık tamamen İslami değil, maalesef ki Batı istilasına uğramış bir dünya görüşü halini almaktadır. Dolayısıyla gözüken o ki burada önemli olan taassup ile sadakatin ince çizgisidir.

İbn Haldun’un adalet dairesi

Medeniyete sadık kalarak çağın gerekliliklerine uygun bir şekilde inovasyonun/yenileşimin önünü açmak mümkün değil midir? Aslında tarih bunun mümkün olduğunu göstermekle birlikte geleneği devam ettirmenin bir yolu olduğuna işaret etmektedir.

Bu yolu İbn Haldun’a atfedilen döngüsel nedensellik modelinde bulabileceğimizi düşünmekteyim. Onun, ilm-i umranı açıklarken bizzat benimsediği, Behram’ın İran kralına aktardığı şu sözler meselemiz açıdan gayet önemlidir: “Ey hükümdar! Mülkün (G) izzeti sadece şeriat (S) (hukuk, adalet), Allah’a itaat edip onun rızası için iş görmek ve O’nun emri ve yasakları dairesinde İcraatta bulunmakla gerçekleşir. Şeriatın kıvamı ancak mülk ile, mülkün izzeti (devlet işlerini gören) adamlarla (N), devlet adamlarının kıvamı (para, maaş ve) malladır (W). Memleketi mamur (g) hale getirmeden başka mal temin etmenin yolu olmadığı gibi adalet (j) olmadan da memleketi imar etmenin çaresi mevcut değildir…” (İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, C. 1, s. 206.)

Adalet dairesi olarak da adlandırılan bu döngünün imar (kalkınma) ve mülk/şeriat (medeniyet/gelenek) unsurları haricindekileri, adaletin varlığını bizzat kabul ettiğimiz notunu düşerek, bir kenara bırakalım. O halde şu sonuca kısa yoldan varmış olmuyor muyuz: Kalkınmanın itici gücü olan inovasyon/yenileşim, medeniyetin sürdürülebilirliği için ehemmiyetli bir köşe taşıdır. Bu köşe taşının ademi, binanın çöküşü veya yavaşça yıkımı ile sonuçlanabilir.

Geleneğe bağlı kalan ve geleneğe bağlı kalmayanların durumu

Diğer yandan Ulusların Düşüşü adlı çalışmaya bakacak olursak, her ne kadar liberal öğretiyi telkin etse de, kapsayıcı kurumlara sahip devletlerin kalkınmaya ve onun itici gücü olan yenileşime yatkınlığının, medeniyetin sürdürülebilirliğine olan katkısını da teyit etmiş oluyoruz. Buradan, aynı millet, coğrafya ve örf tabanında buluşmaktan ziyade yenileşime açık kurumsal yapılar ve onların yöneticilerinin sahip olduğu, medeniyeti tahrip etmeyen ve aksine imar ederek bekasını sağlayan, zihniyet sayesinde, kendini yenileyen bir medeniyet oluşturmanın mümkün olduğu çıkarımı yapılabilir.

Aynı zamanda tartışmamız ekseninde üçüncü bir yol olan geleneği ve medeniyeti reddederek körü körüne yeniliğe odaklanmanın da makul bir yol olmadığı tarihi vakalardan anlaşılmaktadır. Burada Aliya‘nın konu hakkındaki ince tespitlerinden bahsetmeden geçemeyeceğim. “İslam Beyannamesi”nde, muhafazakârlar ve modernistler tartışmasını sürdürürken Aliya, konumuz bağlamında geleneğe bağlı kalarak ve geleneğe bağlı kalmayarak yenileşme sürecine giren iki ülkeden bahseder ki bunlar Japonya ve Türkiye’dir. İkisinin de köklü geçmişleri olmasına rağmen birçok yeniliğe imza attıklarını zikrederken birinin medeniyetine sadık kalarak yeniliği seçtiğini, diğerinin ise kendi medeniyetini elifbasını ilga edecek kadar reddettiğini belirterek “bütün medeniyetlerin özü ve ilerlemesi, yok edilmesi ve inkar edilmesine değil, devam ettirilmesine bağlıdır” sonucunu çıkarmaktadır. Bu aslında Japon mucizesi olarak adlandırdıkları ilerlemenin bir tılsımına işaret etmiyor mu?

Buna göre sanki bir medeniyetin geleceği seçilen üç yola göre şekilleniyor: Birincisi geleneğe körü körüne bağlı kalmak (ifrat), ikincisi geleneğe dayanarak geleceği çağın yenilikleri ile inşa etmek (vasat), üçüncüsü geleneği göz ardı ederek yeni formu bütünüyle benimsemek (tefrit). Bu yolların sonuçları bir bağlamda sırasıyla Suudi Arabistan, Japonya ve Türkiye’de gözlemlenmiyor mu aslında? Bu üç yolun yolcusu imaret, tekamül ya da kalkınma yolculuklarında hangi yolu benimseyerek daha başarılı olmuştur? Yeniliğe karşı olan mı, geleneği yenilikle birleştiren mi, yoksa geleneği bırakarak yeniliğe sıkı sıkıya sarılan mı?

Medeniyet, yenileşim ve kalkınma tartışmamızı şöyle toparlamaya çalışalım. Ecdadın, tecdide açtığı alan, torunların medeniyete/geleneğe olan saygısını beslemekte; bu da geleceğin, gelenekle birlikte inşası sonucunu vermekte olduğu gözüküyor. Torunların ise ancak ecdadın geleneğine sadık kalarak daha ileri gidebileceği gözüküyor. İfratta olanın torunlarının ise, geleneğe olan küskünlüklerinden, çok kolay tefrite düşebilecekleri gözüküyor. Böylece iki arada bir derede kalanla vasatı tutan medeniyet arasındaki mesafenin açıldığı gözüküyor. O halde bir medeniyet için kalkınma, gelenekle yenileşim arasında kurduğu ilişkiye bağlıdır demek mümkün müdür? Medeniyetin istikbal ufkunun, geleneği kaybetmeden ve ona sadık kalarak yeniliğe karşı açık duruşu nispetinde genişlediğini iddia etmek çok ileri bir düşünce midir? Ya da şöyle soralım ve tartışmanın ucunu açık bırakalım: bir medeniyetin bekası, geleneğe sadık yenileşime mi bağlıdır?

Dünya Bizim