İktisata hem kurumsal hem ahlâki açıdan aynı anda bakılmalıdır

İslam İktisadının öncü ilim adamlarından Prof. Monzer Kahf ile yaptığımız röportajı ilginize sunuyoruz:

Ahsan Shafiq: Selamun Aleykum Hocam, 30 yıldan uzun süredir İslam İktisadı ve Finansı alanına katkı sunduğunuzu biliyoruz ve sizi burada, İKAM’da ağırlamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu fırsatı İslami İktisat ile ilgili bazı yanlış anlamaları açıklığa kavuşturmak için kullanmak istiyoruz. Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Monzer Kahf: Adım Monzer Kahf, Şam doğumluyum. 45- 46 yıl Amerika’da yaşadım. Bu süre boyunca İslam Kalkınma Bankası’nda çalışmalarıma devam ettim. Bir süre Ürdün’de birden fazla üniversitede ders verdim. Ayrıca Katar’da da dersler verdim. Sonra Güney Kaliforniya’ya geri döndüm.

Ahsan Shafiq: Her zamanki sorumuzla başlayayım, insanlara İslam İktisadını bir uzman olarak nasıl tanımlarsınız?
Monzer Kahf: Şöyle birkaç kelimeyle söyleyecek olursak, İslam İktisadı Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in Vahiyinde açıklanan manevi ve yüksek değerler tarafından yönlendirilmiş ekonomidir, yani diğer “ekonomi”ler gibi bir “ekonomi”dir fakat buradaki bu yönlendirme bizim hayata bakışımızı, ilişkilerimizi ve dünya görüşümüzü etkileyen bir yönlendirmedir.

Ahsan Shafiq: Öyleyse, vahiy tarafından yönlendirilen ekonomidir diyebilir miyiz? Ayrıca konvansiyonel ekonomiyle tam manasıyla nasıl ayırt edebiliriz?
Monzer Kahf: Bu ayrımı yaparken iki temel alan var. Birincisi, İslam İktisadında bilgi kaynağı sadece insan deneyim ve gözlemi değil, aynı zamanda Allah’tan gelen vahiy de bilgi kaynağı olarak tanımlanmaktadır.
Vahiy, fark ettiğimiz ve kendi gözlemlerimizden türettiğimiz doğru daha az doğru değil, en az onun kadar doğru. İktisat ve diğer sosyal bilimlerde fizik kimya gibi diğer bilimlerde olduğu gibi deney yapmak kolay değil çünkü insan zihnini, birlikteliğini, çalışma ilişkilerini deneye konu edemiyoruz. Burada deney yerine gözlem daha önemli bir araç haline geliyor. Doğrusunu isterseniz, sosyal bilimlerin kurucusu İbn-i Haldun’dur ve İslam İktisadı sosyal bilimlerin bir parçasıdır. Mukaddime’nin girişinde, etrafımızdaki maddi zenginliği elde etmeye çalışmak, maişeti, rızkı aramak ve bu rızkı ailelerimize ve insanlara dağıtmak sosyal bilimlerin parçası olan iktisadın konusudur diyor. Sonrasında, Batılı düşünürler iktisat tanımını bundan çok da farklı olmayarak hatta hemen aynı biçimde çevreden kaynak toplama ve bunu ailelere ve bireylere dağıtma çalışması şeklinde yapıyorlar. Yine aynı eserde İbn-i Haldun’un diğer tüm sosyal bilimler gibi iktisadın yönlendirilmiş olduğunu söylemesi sebebiyle çok gerçekçi ve akıllı olduğunu söylemeliyim. Sınırlandırılmış değil ama iki ana prensip ile yönlendirilmiş. Biri, dinine ırkına cinsiyetine coğrafik konumuna bakmaksızın insan oluşuna bakıyoruz. Diğer prensip ise insana bir bütün olarak bakıyoruz. Kategorilere ayırmıyoruz, parçalara bölmüyoruz. Çevresindeki bütün içsel ve dışsal kurumlardan etkilerden etkilenen bir bütüne ve içine bakıyoruz. İslam iktisadının bu iki önemli prensibini kapitalist veya sosyalist çalışmalarda bulamazsınız. Birincisi insanı bir bütün olarak ele almaktı, ikincisi de insana onu çevresine veya dinine göre sınırlandırmadan bakmaktı. Yani biz İslam İktisadında insana insan olarak bakıyoruz. İnsan doğadaki çevredeki Allah’ın verdiği kaynakları nasıl kullanıyor? Faydalı olan kaynakları nasıl seçip alıyoruz? Ve bunları nasıl dağıtıyoruz? Bütün insanlar aynıdır. Bir insanı diğerinden ayırmayız. İnsanlar eşit ve aynıdır. Peygamber(sav) bütün insanların bir tarağın dişlerine benzediğini söylerken, tarağın dişlerinin her birinin aynı dolayısıyla tamamen eşit olduğunu vurgulamıştır. Bu İbn-i Haldun’un İslam İktisadı algısı veya tanımının önerdiği şey.

Ahsan Shafiq: Az önce belirttiğiniz İbn-i Haldun’un insanları olduğu gibi inceleme prensibi, başka bir deyişle, modern iktisadın Microfoundation yaklaşımını çok fazla vurguladığını, Makro ekonomiye de bir yandan başlarken ilk olarak ekonomide bireysel oyuncuların davranışlarını incelemeye odaklanılırdı diyebilirim. Bu bağlamda belki tekrar olacak ama, konvansiyonel iktisadın iktisadi aktörlerin davranışlarıyla ortaya çıktığı/vurgu yaptığı varsayımını sorarsam İslam iktisadından farklı bir şey var mıdır?
Monzer Kahf: Şunu anlamalıyız ki insan her yerde aynıdır. İnsan zihni aynıdır, Allah aklı bütün insanlar arasında adil bir şekilde dağıtılmış yarattı. Bir anlamda kimse bir diğerinden daha akıllı değildir. Fakat önemli bir şey var; İbn-i Haldun ile başlayıp Batılı iktisatçılarla devam eden ilk iktisatçılar yalnızca ‘nasıl üretiyoruz’a değil aynı zamanda ‘ne için üretiyoruz’a da bakıyorlar. Adam Smith ve tüm ilk iktisatçılar gibi üretimin amacı nedir, harcadığımız maddi çabanın amacı nedir’ i soruyorlar. Sonrasında, teknisyenlerden oluşan iktisatçılar aşaması var. Filozof/düşünür değiller. Yalnızca üretim süreci ve mekanik yönle ilgileniyorlar. Örneğin pek çok Fransız ve Alman iktisatçı böyle… 1800’lerin ortasından 1900’lere 1960’lara hatta 1970’lere kadar sürüyor bu dönem. Batı ekonomisinde Teknik (mekanik) bakış açısı baskındır. Niçin üretmeliyiz, bunun amacı nedir yerine nasıl üretiriz, emek sermaye ve girişimciyi bir araya nasıl koyarız sorularını sordular. Bu bir teknik/mekanik problemdir. Üretimin değeri nedir, amacını ne belirliyor sorusunu sormadılar, ihmal etiler. Belki 70’lerden 80’lerden ama daha çok 90’lardan itibaren ve milenyumla beraber, pek çok iktisatçı adalet konusunun önemli olduğu zamana geri dönmeye başladı. İstatiki teknik örnekleri alacak olursak, kafamı fırına, ayaklarımı dondurucuya soksam ortalama sıcaklığım sabit kalır ama bana ne olur? Ölürüm. Kafam yanar ve ayaklarım donar. Öyleyse bu insanı anlamak için bir yaklaşım olamaz. Ahlaki değerlerinden, insan olmanın ahlaki duruşundan bahsetmeliyiz. İslam iktisadının son 50 yılda yeniden keşfedildiği yer burasıdır. ‘İnsan olma anlayışımızı düzeltmeliyiz’ konusuna geri dönecek olursak, insan olmak üretim sürecinin yalnızca bir aracı veya makinesi değil. Bundan daha fazlası. Amacı olan, değerleri olan, adaleti kendi içinden gözlemleyen bir varlık. İnsana bu açıdan baktığımızda üretimin amacı, değeri, niçini konularına geri dönüyoruz. Hayatın amacı nedir? Bir insanın dünya görüşü nedir? Bunlar önemli çünkü aslında üretim ortamını belirleyen bunlardır. Diğer üreticiler gibi basit bir makine veya varlık mıyım? Yoksa İbn-i Haldun’un dediği gibi, adil olan, ahlaklı olan, yalnızca benim değil diğerlerinin de önemli olduğu bir varlık mıyım? Farklı bir iktisadi aktör/ birim oluyorum. Artık üretim sürecinin bir noktası olmaktan çıkıyorum. Amaçları ahlaki değerleri olan bir varlık oluyorum. İslam iktisadı’nın ilgilendiği/odaklandığı da budur.

Ahsan Shafiq: Çok haklısınız Hocam. İnsanın üretim sürecinde sadece bir araç olmaktan öteye gittiğini söylediğinizde, iktisadın temel önermelerinin belirlenmesi konusunda hem konvansiyonel ekonomi hem de İslam ekonomisinden iktisatçıların çok önemli olduğunu mu söylüyorsunuz? Sınavları iktisadın matematikleştirilmesi sürecine koymanın insan veya üretim süreçlerini matematiğin aksiyomlarıyla eşleştirmek gibi olduğuna katılıyor musunuz?
Monzer Kahf: Evet, kesinlikle insan unsuru ama aslında ahlak unsurunu da eklemeliyiz. Ahlak unsuru, ekonomik bakış açısından baktığımızda belirli bir çevrenin tarihini kurumsal olarak incelemeyi de içerir. Üretmeliyiz ve faktörleri üretim aşamaların/sürecine koymalıyız demek yeterli değil. Niçin üretmeliyiz, sadece benim değil aynı zamanda diğerlerinin de haysiyeti/onuruna ne olacak sorularını sormalıyız. İşte hem kurumsal hem de ahlaki bir yaklaşımdan aynı anda bakmamız gerekiyor. Burada, adalet fikri ve bir insanlığın haysiyeti fikri, insanın en iyisini hak eden bir varlık olduğudur. Kur’an Allah’ın insanı onurlandırdığını söyler. Adaletin olduğu sistemde, yani insani iktisatta yani İslam iktisadında bu böyledir.

Ahsan Shafiq : Kısacası, iktisadi aracın insan ya da ahlakî versiyonunu da dahil olmak üzere İslam iktisadına dönüştürdüğümüzde, İslam ekonomisinin muhataplarının sadece Müslümanlar değil tüm insanlık türü olduğunu söylüyor muyuz?
Monzer Kahf: Elbette bütün insanlık.