İslam İktisadında Temiz Kalbe Ulaşmak İlk Hedeftir

Söyleşi: Merve Kantarcı Çulha

İslam ilim literatüründe birçok kaynak Müslüman iktisatçılara başlangıç donanımı vermektedir. Ancak bu külliyatları, kitapları, projeleri ve çalışmaları geçmişten günümüze bizlere ulaştıran, alanında uzman kişilerin emeği de inkâr edilemez. Bu isimlerden biri olan Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu ile İslam iktisadı ve faizsiz finans üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Tabakoğlu, İslam iktisadını detayları ile bizlere anlattı.

Okurlarımıza kısaca kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Edremit’te 1952 yılında doğdum. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi (1975) ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü (1976) bitirdim. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Ticari Bilimler Fakültesi’nde araştırma görevlisi oldum (1979), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, Halil Sahillioğlu’nun danışmanlığı altında Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi isimli doktoramı 1981’de tamamladım. 1982’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr., 1986 yılında doçent, 1993 yılında ise profesör oldum. 1979 yılında asistan olarak İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi, Ticarî Bilimler Fakültesi’nde başladığım akademik görevime aralıksız olarak aynı üniversitede (Marmara Üniversitesi) devam etmekteyim. Hâlen Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim üyesi ve kurucularından olduğum Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Müdürü olarak görev yapmaktayım. Çalışmalarım genelde Türkiye (özellikle Osmanlı) İktisat Tarihi, İslam İktisadı ve İstanbul tarihi üzerinde yoğunlaşmıştır.

İslam iktisadı kavramını nasıl anlamalı ve hangi çerçeve içinde değerlendirmeliyiz? Bu kavramın temelinde neler yatıyor? Biraz bundan bahsedebilir misiniz?

İktisat ve ekonomi kelimeleri tutumlu olmak, dengeli olmak gibi anlamlar taşırlar. İslam iktisadının, öncelikle çağdaş İslam toplumlarının ihtiyaçlarından dolayı özel bir önemle ele alınması gerekmektedir. Bu toplumların fikrî, kültürel ve siyasi bağımsızlıklarını elde etmeleri, büyük ölçüde konu ile ilgili çalışmalara bağlıdır. İktisat ilminin konusu iktisadi faaliyetlerdir. İktisadi faaliyetler, insanların hayatların sürdürebilmeleri için yapmak zorunda oldukları faaliyetlerdir. Her insan beslenmek, giyinmek ve barınmak ihtiyacındadır. Bu faaliyetler öncelikle bu temel ihtiyaçları giderme amacını güderler. Bu ilim de kültür çevrelerine ve ideolojilere göre farklılık göstermektedir. Gerçi arz ve talep gibi genel eğilim kanunlarına sahiptir ama bunlar mutlak değil nisbi ve izafi kanunlardır. Yani bunların işleyişleri çeşitli şartlara göre farklılaşır. Yine “faiz” gibi sorunlar halledilmiş gibi görünseler bile yüzyıllardır sorun olmayı sürdürüyor. İktisaden faiz olan bir olgu fıkhen faiz kabul edilmeyebiliyor.

İktisadi meseleler toplumlara göre değişir. Kapitalist (ve onun bir varyantı olan Marksist) iktisat teorisi Batı’da yüzyıllar süren tatbiki ve nazari gelişmelerin sonucudur. Bu teoriler, Batı toplumlarının ihtiyaçlarından kaynaklanmıştır. İslam dünyası ise ayrı bir olgudur. Batı anlamındaki ve aydınlanma geleneği içeresindeki iktisat biliminin ayrı bir bilim olmasının uzun zaman aldığı ve İslam iktisadının da büyük ölçüde buna tepki olma özelliğinde olduğu düşünülürse oluşmakta olan yeni bir bilimden bahsedebiliriz. Dolayısıyla İslam iktisadı İslam inançlarının, ilim ve irfan çevresinin, tarihinin ve fıkhının belirlediği bir bilgi dalı olarak ele alınabilir. Bununla ilgili olarak fıkhî eserler yanında tarih ve siyaset eserlerinde de malzeme bulunmaktadır. Üstelik bunlar İslam toplumlarının tecrübelerinin ürünüdür. Burada, oluşturulmakta olan İslam iktisat teorilerinin sağlıklı bir tarih yorumuna dayanması gereğinin hayati önemine de işaret etmek gerekmektedir. İslam iktisat teorileri ise öncelikle İslam iktisat tarihinden kuvvet almalıdır. Böylece daha gerçekçi sonuçlara ulaşılabilecektir. Yani, İslam iktisat tarihi İslam iktisadının bir kaynağı olmalıdır.

İslam iktisadının ilkeleri, öncelikle Kur’an ve sünnet gibi iki asli kaynaktan çıkmıştır. Kul hakkına önem ve öncelik veren bir sistem kurmayı amaçlayan bu ilkeler israfın bertaraf edilmesi, iktisadi ve siyasi bağımsızlığın sağlanması, mülkiyetin yaygınlaştırılması, içtimai adalet, güvenlik ve refah şeklinde özetlenebilir. Bu ilkeler ışığında oluşturulacak sistem, iktisada kaybettiği asli anlamı tekrar kazandıracak ve kendi bünyemize uygun bir iktisat ilminin gelişmesine katkıda bulunacaktır. Yani, bir yönüyle, “İslam iktisadı”, iktisadın “millîleşmesi” demektir. İslam iktisadı başlıca beş yaklaşımla ele alınmaktadır. Bunlardan birincisi, kapitalist iktisadın geliştirdiği tahlil aletlerini ve modelleri kullanmaktadır. Bu çalışmalar Islamic economics başlığı altında toplanabilir. Bu tür çalışmalar bize faizsiz ve zekâtlı kapitalizmi veya İslam kapitalizmini çağrıştırmaktadır. İkincisi fıkıh sistematiğine dayanan ve genellikle fıkıh kökenli ilim adamları tarafından yürütülen fıkhu’l-iktisâd çalışmalarıdır. Bilindiği gibi fıkhın muâmelat bölümlerinin yarısından fazlası iktisadi konularla ilgilidir. Üçüncü yaklaşıma sahip eserler ahlak felsefesiyle ilgilidir. Bugün iktisat ilmi çerçevesinde ele alınan konular geçmişte hem Doğu’da hem Batı’da daha çok ahlak, hukuk ve tarih kitaplarında ele alınmıştır. Ahlak ilmi, günümüz iktisat ilminin kaynağı gibi görünmektedir. İslam iktisadi düşünce tarihi konusuna girebilecek, özellikle toprak, ticaret ve yat siyaseti gibi konulardaki yüzlerce eser dördüncü bölümdür.

Türkiye’de faizsiz finansa olan ilgi gitgide artıyor. Ülkemizde çok sayıda proje hayata geçti ve üniversitelerde de yeni bölümler açıldı. Bu durumda faizsiz finansla ilgilenen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

İslam ilim literatürü, ansiklopedik eserler, sözlükler gibi genel kaynaklar Müslüman iktisatçılara başlangıç donanımı vermektedir. Kur’an, hadis, fıkıh, usûl, kelam, felsefe, tasavvuf, edep, tarih ve coğrafya külliyatları çok zengin genel kaynaklar oluşturmaktadır. Nihayet İslam iktisat tarihi çalışmaları beşinci bir dal oluşturmaktadır. İslam iktisadı birikimini,

bu konudaki çalışmaların öncülerinden M.Necâtullah Sıddîkî, Sabahaddin Zaim, Târıkullah Khan, M. Akram Khan ve Islahî’nin çalışmalarından izleyebiliriz. Bugün ilk kaynaklara inebilen iktisatçılar olmasına rağmen üniversite seviyesinde İslam iktisadı öğretimi henüz yeterli değildir. Oysa Batı iktisadı varlığını her şeyden önce akademik çalışmalara borçludur. 1976’lara giderken sadece Mısır ve Pakistan’da lisansüstü öğretim yapılıyordu.

Günümüzde İslam iktisadı ile ilgili lisans ve lisansüstü seviyelerinde eğitim yapılmaya devam edilmektedir. Arap ülkeleri, Pakistan, Malezya gibi Türkiye’de de bu konuda lisansüstü öğretim yapılmaktadır. Mesela Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam hukuku doktora programında İslam ekonomi düşüncesi, 2000 yılına kadar Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü İktisat yüksek lisans programında, İslam iktisadına giriş, doktora programında İslam ekonomisi ve İslam’da iktisadi düşünce dersleri vardı. 2000 yıllarında İslam iktisadı çalışmalarının bankacılık ve finansman konularında yoğunlaştığını söyleyebiliriz. İlk kaynaklara inebilen Müslüman iktisatçılar yanında konu ile ilgilenen Batılı iktisatçılar da artmaktadır. İslam ekonomisiyle ilgilenenlerin çoğu ya iktisat ya fıkıh bilmiyor. Konu ile ilgilenen fıkıhçı ve iktisatçılar da genellikle yan yana durmaktadır. Her iki bilimi de kendisinde birleştirmiş olanlar çok azdır. İslam iktisat tarihi bilenler ise daha da azdır. Bütün bunlara rağmen ilk kaynaklara inebilen fıkıh ve tarihe aşina iktisatçıların giderek arttığını söyleyebiliriz.

Özellikle bu tarz çalışmalar İslam iktisadının aslî hüviyetini tayin edecektir. Kapitalist sistemde para ve kredi politikası içerisinde en önemli rolü faiz oranları oynamaktadır. Bu oranların değiştirilmesi politikaya yön verir. İslam iktisadında faiz oranlarının yerini değişken kâr oranları almaktadır. Bu yüzden mesela reeskont hadlerini değiştirme bir politika aracı olarak kabul edilemez.

Küreselleşmenin Müslümanlar üzerindeki etkisi nedir?

Küreselleşme ile dünya ekonomisinde üretimin payı azalıyor, finans sektörünün payı artıyor. Bir başka deyişle üretim fakir ülkelere bırakılıyor, ileri kapitalist ülkeler ise finans sistemine sahip olup dünyanın geri kalan kısmını kontrol ediyorlar. Bu ülkeler genellikle çok uluslu şirketler aracılığıyla üretim sürecine hakim oluyorlar, küçük işletmelerin rekabete dayanamayıp piyasayı terk etme süreçleri hızlanıyor. Küreselleşmenin diğer yönü siyasidir.

Bir başka deyişle Birleşik Amerika’nın Orta Doğu odağında dünyaya yeniden şekil verme istekleridir. (Büyük Orta Doğu Projesi) Gerçekte Birleşik Amerika’nın istekleriyle Müslümanların isteklerinin birbirleriyle uyuşmadığının farkında olmak kurtuluşa atılacak adımların başlangıcıdır. Kapitalist dünya sistemi belli bir dengeye ulaşmıştır. Özellikle tek kutuplu dünya ve globalizasyon sürecinde küresel adaletsizlik çok daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Gelir dağılımı daha da kötüleşmekte, kalkınmışlarla az gelişmişler, zenginlerle fakirler arasındaki mesafe giderek açılmaktadır.

Konuya geçiş dönemi mantığıyla baktığımızda, özellikle günümüz İslam ülkelerinde gördüğümüz işçi ve emek meselesine İslam’ın öncelikli yeri vermesi gerektiğini savunmalıyız. Çünkü Batı dünyasında sendikalaşma süreci içerisinde belli bir dengeye ulaşmış bulunan işçi meselesi, İslam ülkelerinde adaletsiz bir görünüme sahip hâle gelmiştir.

İslam iktisadı nasıl olmalıdır? Hangi ilkelere dayanmalıdır?

Konu temelde ahlakidir. İslam iktisadının da hede erinin başında, zenginliğe değil, temiz kalbe ulaşmak gelir (Şuarâ, 26/88-89). Zenginlik bir güç, itibar ve iktidar vesilesi olmamalıdır. Sadece hizmet ve infâk vesilesi olmalıdır. Ancak böylece temiz kalbe ulaşmayı sağlayan bir araç olabilir. İktisat sistemi ahlaktan güç almalıdır. Zira hukuk gibi iktisat da ahlakın tamamlayıcı bir unsurudur. “Modern iktisat” modern kapitalizmin ideolojisidir. İslam iktisadı ise büyük ölçüde tepki olma özelliğine sahiptir. Ancak barındıracağı bir özellik onu özgün kılabilir. O da içeriğinin hem bu dünyada hem de sonsuzluk âleminde insanı mutlu kılabilmesidir. Yani iktisadi faaliyetlerin kâr ve fayda maksimizasyonu hede nden önce insanı iktisadi faaliyetlerin esiri olmaktan kurtarmaktır. Millî gelirin artmasına veya üretim artışına katkıda bulunmak önemlidir. Ancak nihai hedef iktisadi faaliyetleri temiz bir kalbe sahip olmaya engel olmaktan çıkarmaktır.

Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde emek sömürüsü farklı boyutlarda ele alınmalıdır. Bunun en önemli sebebi, iktisadi kalkınmanın tasarruf eğilimi yüksek üst gelir gruplarının görevi olarak görülmesidir. Bu sistem Tanzimat’la birlikte, Batılılaşmanın iktisadi boyutunun gerçekleştirilmesi yani burjuva sınıfı oluşturulması niyetleriyle başlamıştır. Böylece emekçilerin tasarru arı da üst gelir gruplarının finansmanına yönlendirilmekte, vergiler ve en asyon bu zümrelerin teşvik kaynakları olmaktadır. Böylece, zengini daha zengin, fakiri de daha fakir yapan bir sistem oluşturulmuştur. Oysa İslam’ın üst gelir gruplarını değil, alt gelir gruplarını teşvik eden ve iktisadi faaliyete sokan bir iktisadi sistem getirdiğini biliyoruz. İslam iktisadı ferdiyetçi değil, şahsiyetçi ve cemaatçi eğilimlere sahiptir. Kendi çıkarını ön planda tutan insan tipi İslam’a yabancıdır.

Sizce İslam’ın iktisadi hayata ne gibi katkıları oluyor?

İslam’ın gündelik hayatta, mesela israf konusunda, etkisi çok azalsa da iktisadi kriz zamanlarında İslamdışı toplumlarda pek görülmeyen akraba-hemşeri dayanışmasının önemli olduğunu görüyoruz. İktisadın hem nazariye hem de tatbikat olarak kültürle sanıldığından da fazla ilişkisi vardır. Günümüz iktisadının her yer ve zamanda geçerli gibi görünen bazı kanun ve ilkeleri ihtiva etmesi, bizi bu konuda yanıltmamalıdır. Gerçekte iktisadi düşünce ve yaklaşımları belirleyen bu kanun ve ilkelerden çok taşıdığı kültür unsurlarıdır. Bu yüzden, günümüzde iktisat ilmine başlayanların ilk öğrenmeleri gereken şey, bu bilimin Batı kültüründen, Hristiyan-İbrani geleneğinden, Roma hukukundan ve Yunan düşüncesinden kaynaklanmış olduğudur. Bu kaynaklar, bizim de ortak olduğumuz aslî gelenekten birçok şeye sahip olabilir. Fakat kapitalizmin oluşma tarihi içinde, büyük bir sapma ile gelenek ile olan bağlar zayıfadığı için bu kültürden benimseyebileceğimiz unsurlar çok azalmış olmalıdır.

Kültür bütünlüğü ilkelerle ortamın bütünlüğüdür. İlkeler ancak kendi çizdikleri ortam içerisinde bir anlam kazanabilirler. Ortama hayat tarzı da diyebilirsiniz. Modernist İslamcılık İslam ilkelerini başka türlü oluşmuş bir ortamda ele almak gibi görünüyor. Hayat tarzı ile ilkeleri buna tatbik etme demek olan zihniyetin bütünlüğü bilgi edinmeyi de kültürü de kendine mahsus kılar. Bu kültürün temelinde dil ve tarih vardır.

Günümüz Batı insanı, doğumdan ölüme kadar belli bir bütünlüğü yaşarken ve eğitim sürecinde kendi kültürünün esaslarını alırken İslam toplumuna mensup birisine kendi kültüründen çok Batı kültürünün unsurları aktarılmaya çalışılır. Bir tiyatro oyununu andıran bu olgunun daha trajiği, içinde yaşanan toplumun bir Batı toplumu olduğu düşüncesinin empoze edilmesidir. Yani İslam toplumları henüz kimlik ve kişilik bunalımı yaşamaktadır. Sonuç, bu toplumlardaki kültürel hatta maddi bölünmüşlüktür.

Dünyada faizsiz finansa olan ilgi hızla artıyor. Türkiye’de ve dünyada faizsiz bankacılığın geleceğini nerede görüyorsunuz?

Günümüzde faizsiz finansın etkileyici bir gelişime sahip olduğunu söylemek zordur. Mesela, Ernst&Young firmasının yaptığı araştırmaya göre dünyadaki faizsiz bankaların 2011 yılında aktif varlıklarının 1,1 trilyon dolara, (2014 yılında 1,9 trilyon dolara) ulaştığı tahmin edilmektedir. Bu rakam dünyanın 26. büyük bankası olan İsviçre Credit Suisse Group’un aktif varlığından (1.160,72 milyar dolar) daha azdır.

Türkiye’deki katılım bankalarının 2011 yılı itibarıyla toplam akti eri 56 milyar liraya (31,6 milyar dolar) ulaştığı belirtilmektedir. Aktif varlık olarak katılım bankaları konvansiyonel bankaların yüzde 5,1’ine tekabül etmektedir. Yine katılım bankaları toplam banka personelinin yüzde 8,9’nu istihdam etmekte, şube sayısı toplam banka şubesinin yüzde 6’sına eşittir. 2011 yılı itibarıyla ülkemizdeki İslami bankaların mal varlıkları dünyadaki İslam bankalarının yüzde 5’i civarındadır. Dünyayı saran finans krizlerinin Türkiye’yi ve İslam ülkelerini, “teğet geçmesi” biraz da bu küçüklükle ilgili olmalıdır. Genellikle sermayenin ve girişimin payı olarak kârı kabul edebiliriz. Emeksiz ve meşru olmayan sermaye vs. kazançları ise ribâ adı altında toplanabilir. Ribâ yasağı sadece İslam para politikasının değil umumi olarak bütün iktisat politikasının en önemli unsurlarındandır. Ribâ, kelime olarak herhangi bir şeyde artışı ve fazlalığı ifade eder. İslam ekonomisi, reel ekonomi anlayışının gereği olarak istikrarlı ve reel para sistemini savunur.

Faizsiz bankacılık, ortaklığın teşvikiyle, reel ekonomi ile finans sistemi arasında on kata varan açığı azaltabilir ve ticaretin finansmanına katkılarda bulunabilir. Faizsiz bankacılık düşünce ve uygulamasından Orta Çağ İslam dünyasında uzak mesafeli ticareti kolaylaştırmak için kullanılan cehbez tecrübesi gibi para vakıfları tecrübesi de değerlendirilememiştir. Bunun en önemli sebebi faizsiz bankacıların bu tecrübelerden hemen hemen haberdar olmamalarıdır. Para vakıfları sosyal güvenliğin finansmanında kullanılırken çağdaş faizsiz bankalar tamamen ticari bankalardır.

Kaynak: Katılım Finans Dergisi