Katılım bankalarında kâr payının faizden farkı nedir?

Süleyman Kaya

Konvansiyonel bankalar, belli bir faiz ödemek üzere fon topladıkları gibi bu fonları faiz getirisi karşılığında kredi olarak kullandırmaktadır. Katılım bankaları ise mudarebe ortaklığı ile fon toplamakta olup, topladıkları bu fonları işleterek elde ettikleri kârı baştan belirlenen oranda fon sahipleriyle paylaşır. Katılım bankaları, topladıkları fonları önemli ölçüde, fıkıhta bilinen terimiyle söyleyecek olursak murabaha ile işletir. Klasik fıkıh literatüründe murabaha bir malı maliyet fiyatını belirtip üzerine belli bir kâr koyarak satma şeklinde tanımlanır. Günümüzde katılım bankalarının uyguladıkları murabahada da benzer şekilde katılım bankası peşin aldığı bir malı, üzerine belli bir kâr ekleyerek vadeli olarak satmaktadır. Bu uygulamanın klasik murabahadan farkı, katılım bankalarının baştan ilgili malı satın almak isteyen müşteriden bu noktada taahhüt almalarıdır.

Katılım bankalarının fon toplama yöntemi olan mudarebeden daha ziyade fon kullandırma yöntemi olan murabahaya birtakım eleştiriler yöneltilmektedir. Hatta aslında faizden pek de farkının olmadığı zaman zaman iddia edilmektedir. Bu konuya açıklık getirebilmek için öncelikle faizin fıkhen ne olduğu ve nasıl ortaya çıktığı üzerinde durmak gerekir. Birçok konuda olduğu gibi faiz konusunda da ayetlerde konu ana hatlarıyla ele alınmış, açıklama Hz. Peygamber (sav)’e bırakılmıştır. Dolayısıyla faizin nasıl tahakkuk edeceği, ne tür işlemlerin faiz kapsamına gireceği sorularına cevap teşkil eden açıklamaları Hz. Peygamber’in hadislerinde bulmaktayız. Hadislerde konu altı çeşit mal ile örneklendirilerek ele alınmıştır. Bunlardan buğday, arpa, tuz ve hurma gıda maddeleri iken, altın ile gümüş o dönemde para olarak kullanılan mallardır. Bu mallardan herhangi biri yine kendi cinsiyle mübadele edilecekse, mesela altın alıp karşılığında altın veya hurma alıp karşılığında hurma verilecekse eşit ve peşin olması emredilmektedir. Burada eşitlik şartına riayet edilmediğinde fazlalık faizi (ribe’l-fadl), peşin olma şartına riayet edilmediğinde ise veresiye faizi (ribe’n-nesîe) gerçekleşir.

Hadislerde emredilen bir diğer şey altın ile gümüşün birbirleriyle, yine diğer dört gıda maddesinin birbirleriyle mübadelesinin peşin olmasıdır. Burada da peşinlik şartına riayet edilmediğinde veresiye faizi tahakkuk eder. Bunun dışındaki mübadelelerde yani bir tarafta para olan altın veya gümüş diğer tarafta sair mallar bulunduğunda hiçbir şekilde faizin gerçekleşmeyeceği ifade edilir. Hadislerde ortaya koyulan hükümleri günümüz uygulamalarıyla örneklendirmekte yarar vardır. Bugün bin TL alıp bir yıl sonra bin 200 TL vermek hem fazlalık faizi hem de veresiye faizidir. Bugün bin avro alıp bir yıl sonra bin 300 dolar vermek veresiye faizidir. Bugün para dışında herhangi bir malı alıp bedelini bir yıl sonra ödemek ise hiçbir şekilde faiz kapsamına girmez. Konvansiyonel bankalar, faizli nakit kredi verirken, katılım bankaları doğrudan nakit kredi vermemektedir. Bunun yerine bir malı alıp üzerine belli bir kâr koyarak satmaktadır. Yani katılım bankası murabaha uygulamasında fiilen ticaret yapmaktadır, bir malı satın almakta ve satmaktadır. Şeklen satın almış ve satmış gibi gösterip aslında bunları yapmamak şeklinde bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla burada bir tarafta mal, diğer tarafta para vardır. Böyle bir işlemde fıkhen faizden söz edilemez.

Katılım bankalarının elde ettiği gelirin ticaretten kaynaklanan kâr olmasına hassasiyet gösterdikleri bilinmektedir. Mesela bir müşteri belli bir malı satın aldıktan sonra katılım bankasından o malın bedelini ödemesini talep ederse katılım bankaları bu tür işlemlere girmemektedirler. Zira bu durumda katılım bankası o şahsın zimmetinde sabit olan borcunu onun adına ödemiş olur. Sonrasında katılım bankasının talep edeceği fazlalık da faiz olacaktır. Dolayısıyla katılım bankaları, müşteri ile satıcı arasında satım akdinin kurulmamış olmasına dikkat etmektedir. Müşteri satıcıdan sadece teklif alır ve bu teklife binaen ilgili malı satın alıp kendisine satmasını katılım bankasına önerir. Katılım bankası da müşteriden, ilgili malı satın alması hâlinde belli bir vade ve bedelle kendisinden satın alacağına dair taahhüt alır. Bu tür bir taahhüt almakta da fıkhen bir sakınca yoktur.

Aslında bu uygulama günümüzde çağdaş İslami bankaların ortaya çıkmasıyla var olmuş değildir. Osmanlı döneminde de özellikle savaş yıllarında devlet adamları, ihtiyaç duydukları malları sarraflara sipariş ederdi. Esas itibarıyla sarraflık mesleği icra eden bu kişiler sipariş aldıkları malları devlet adamları için satın alıp onlara vadeli olarak, savaş sonrasında ödemek üzere satarlardı. Katılım bankaları da konvansiyonel bankalar gibi nihai olarak kazanç elde etmeyi hedeflemektedir. Bundan dolayı nihai olarak aynı kapıya çıkıyor gibi eleştiriler yapılabilmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki kazançların bir kısmı fıkhen helal değilken bir kısmı helaldir. İşte katılım bankalarının yapmaya çalıştıkları helal dairesinde kalarak kazanç elde etmektir.

Katılım Finans Dergisi