İslam İktisadı İçin Önce Dört Elif Miktarı Lâ Demek Şarttır!

Faruk Taşçı1Doç.Dr., İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü

Mülakat:2Mülakat iki bölümden oluşmaktadır. Bu metin mülakatın birinci kısmıdır. islamiktisadi.net

islamiktisadi.net, Doç. Dr. Faruk Taşçı ile İslam iktisadı bağlamında bir mülakat gerçekleştirdi.

İslam iktisadının temelini oluşturan unsurlar nelerdir?

İslam iktisadı meselesini konuşmadan evvel oturtulması gereken bazı şeyler var; bunları ortaya koymazsak bu konuşmanın bir zemini olacağını düşünmüyorum.

Bunlardan birincisi, temel kaynaklarımız ile ilgilidir. Biz eğer bunu oturtmazsak, çok şey bulaşır yazdığımız metinlere ve biz o metinleri İslam’dan zannederiz. Mesela, İslam iktisadıyla ilgili İngilizce, Arapça ya da Türkçe bir metne bakıyorsunuz; o metnin oluşumunda bir kurgu var, o kurgunun izahları var, eleştirileri var, kabulleri var, prensipleri var, açıklamaları var. Ancak bunların nereye dayandığını ortaya koyamazsak, o metnin İslamî olup olmadığını anlayamayız. Yani başlığında “İslam iktisadı” ve benzeri ifadeler bulunması, o metnin İslam ve iktisat bağlamında ele alındığını göstermez. O halde ne gerekir? Birinci şart; bizim kaynaklarımızdır. Bu kaynaklarımız değişmez. Bu önemli, çünkü bu ana güzergahı belirliyor. Kur’an, sünnet, icma’ ve kıyas… Bunların ne olduğunun, ne anlama geldiğinin, İslam’daki karşılıklarının bilinmesi gerekiyor. Yani bu konularda okuyan kişi de bunu bilecek, yazan kişi de… Eseri yazan kişi, yazdıklarını temelde bu kaynaklara dayanarak mı yazmış, yoksa başka bir şeye mi dayandırmış? Yani bu eser marksizm, liberalizm, Yahudilik, Hıristiyanlık ya da başka dinlere veya ideolejilere dayandırılarak mı sunuluyor farkında olunmadan? Bunun bilinmesi gerekiyor.

İkinci mesele de usul ile ilgilidir. Bu da çok mühimdir kanaatimce ki bu önemsenmezse, İslam iktisadı ile ilgili birçok şeyi kaçırmış oluruz. Yanlış hükümler çıkmış olma ihtimali yüksek olur. Ben hüküm verecek değilim, ama İslam’ın kendisi bütüncüldür veya İslam literatürü üzerinden konuşacak olursak, tevhid ilkesi üzerine kurulmuştur. Yani İslam’daki bir alan hakkında konuşurken, diğer alanlardan bağımsız konuşamazsınız. Yani siz bir iktisadi meseleyi İslam’ın toplumla ilgili meselesinden, fıkhından, kelamından hatta yer yer tarihinden aklınıza ne geliyorsa bazen matematikten, yani İslam’ın bünyesinde topladıklarından ayrı düşünemezsiniz. Ve bunlar arasındaki ilişkiler de çok basit ilişkiler değildir, çok girift ve çözülmesi ciddi manada temel İslamî birikim ve terbiye gerektirir. Yani, örneğin faiz meselesini konuşurken, sadece iktisat üzerinden konuşamazsınız; faizin günah olduğunu kabul etmeyenin durumunu, günah olduğunu kabul edip bu günahı işleyenin ve bunu yapmak zorunda kalanının durumunu da konuşmalısınız. Dolayısıyla, İslam’daki herhangi bir iktisadi meseleyi konuşurken, sadece iktisat üzerinden konuşmak ve başka bir konu alanı konuşurken sadece o alan üzerinden konuşmak, yine ortaya çıkacak hükmün noksan olması anlamına gelir. Dolayısıyla yine İslam ve iktisat ile ilgili bir metin yazıldığı zaman bu bütüncüllüğe dikkat etmek gerekir. Ona göre metne itibar edip etmeme kararı alınabilir.

Üçüncüsü İslam ile Müslümanlar arasındaki ilişkinin tespiti ile ilgilidir. İslam ve Müslümanların durduğu yer ile ilgili şöyle benzetme yapalım: İslam bir dağın tepesi(nde) olsun, Everest’in tepesi gibi düşünün. Müslümanlar ise başka bir dağın tepesinde olsun. Yani Müslümanların İslam ile olan irtibatları çok cüz’i durumda halihazır dünyada. Dolayısıyla biz İslam’daki iktisadi meseleleri konuşurken, dikkat etmemiz gereken husus, İslam üzerinden konuşmaktır, Müslümanlar üzerinden değil. Çünkü eğer biz meseleyi Müslümanlar üzerinden konuşmaya başlarsak, açmamız gereken bir itikadî zemin olur. Yani haddimi aşmayarak şöyle söylemek isterim: “Müslüman” demek en genel ifadeyle, Allah’a, Peygamberlerine ve peygamberlerinin getirdiği dine inanan demektir; yani imanı dilinden kalbine inmeyen demek ama “Mümin” demek, yine en kısa ifadeyle inandığını yerine getiren, gereğini yapan demektir. Bir de bu müminin üst dereceleri vardır. Bir üst derecesi Salih, bir üstü Muttaki, bir üstü Sıddık, en üstü Peygamberlik… Şimdi mesela dünyada iki milyara yaklaşan Müslüman var, doğru ama İslam’ı yaşayanlara mümin dediğimiz için “ne kadar mümin var” sorusu  üzerinden İslam iktisadını konuşabiliriz. Yani standardı belirleyen Müslümanlık değildir. Standardı belirleyen, İslam ve bunun üzerinden mümin insan. Daha özele girecek olursak; “Türkiye’de İslam iktisadı ile ilgili tatbikatta ne var” sorusu, aslında “Türkiye’de ne kadar mümin var” sorusuyla eş değerdir. Ne kadar mümin var çözelim, ondan sonra, Türkiye’de İslam’da iktisat ile ilgili şu uygulanabilir, şu uygulanamaz gibi hükümleri çıkarabiliriz. Burada hüküm vermiyorum, sadece bir usulden bahsediyorum.

Siz cümleleriniz arasında “İslam’da iktisat” gibi bir ifade kullandınız. “İslam iktisadı”ndan farklı bir şey mi bu? Veya…

Şimdi, yanlış kabuller kapsamında kullandığımız bir kavram olarak “bizim İslam iktisadımız” diyoruz veya “İslam ekonomisi”, “İslamî iktisat” deniyor. Burada, kanaatimce az önce söylediğim bütüncüllük perspektifinden, tevhid perspektifinden kullanacağımız ifadeden hareket edilirse, doğrusu “İslam’da iktisat” olması lazım. “İslam’da iktisat” dediğimiz zaman, iktisat, İslam’ın bütünü içerisinde bir parçadır ve diğer parçalarla bağlantılı bir şey ifade eder. Eğer siz ifadenizi “İslam ve iktisat” şeklinde yaparsınız, bu sefer “İslam” ayrı bir yerde, “iktisat” bambaşka bir yerde demektir. Bu, “İslam, iktisatla ilgili hiçbir şeye dokunmaz, iktisadın da hiçbir şekilde İslam ile ilgili bir teması yoktur” anlayışını yansıtır; yani seküler kafayı. Siz de “İslam iktisadı” kavramını kullanıyorsunuz. Türkiye’deki başka kurum ve kişiler de kullanıyor. Bütün yüksek lisans programlarında da kullanılan bu kavramın da hatalı olduğu kanaatindeyim. Ama artık kullanılıyor. Ben sadece bir itikadi problemi ortaya koymak için söylüyorum. Eğer “İslam iktisadı” ifadesini “İslam’la iktisat aynıdır”a getirirseniz, bu tehlikelidir. Yani “İslam iktisadı” ifadesi böyle bir özellik barındırıyor: “İslam bütünüyle iktisattır, iktisat bütünüyle İslam’dır.” Böyle bir ifade kullandığınız zaman, gayr-i ihtiyari bir taraftan marksizme kayıyorsunuz, diğer taraftan da kapitalizme kayma ihtimaliniz var. Dolayısıyla burada rahmetli Sabahattin Zaim’in ifadesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Derdi ki: “Mefhumlara dikkat edin, kullandığınız mefhumlar, mefhumların içindeki izahlar, sizi bir yere sürükler, isteseniz de istemeseniz de… Siz onlara göre ilkeler geliştirirsiniz, o ilkelere göre de faaliyet yaparsınız.” Ben bu açıdan bakıldığında “İslam ve iktisat” ya da “İslam iktisadı” veya “İslami iktisat” değil de “İslam’da iktisat”ı daha anlamlı buluyorum. Ancak “İslam iktisadı” kavramı, eğer “İslam’da iktisat” anlayışı çerçevesinde kullanılıyorsa problem ortadan kalkmıştır, kullanılabilir. Yani, eğer bu niyetle kullanılmışsa sorun yoktur. (islamiktisadi.net: Bu metinde, İslam iktisadı kavramı bu bağlamda kullanılmıştır.)

Yine ifadeleriniz arasında “itikat” vurgusu yapıyorsunuz. İslam iktisadı için “itikadî temel” neden önemli?

Evet, sürekli akaid vurgusunu yapıyorum. Akaid bilgisi olmayan birinin, İslam’daki iktisadi faaliyetlerin içinde olmaması bir yana, konuşmaması gerekir. İslam iktisadı konuşmaması gerekir. Çünkü “ayrıştırma” yapamaz ve bir temel ortaya koyamaz. Yani fidan sistemi düşünün. Evvela yaban kısımları buduyorsunuz, aşılama yapıyorsunuz. Belli oranda su vermeniz lazım. Belli sağlam odunlar ile etrafını sarmanız lazım. Bütün bunlara akaid diyelim, yani benzetme yapalım.

Şimdi temel akaid kuralı şu: “Hak batıla benzemez, batıl Hakk’a benzer.” Batıl Hakk’ın bozulmuş halidir, bozulsa bile batıl Hak’tan parça taşıdığı için yer yer Hakk’ı yansıtır. Dolayısıyla bu ayrıştırmayı bunun için önemsiyorum. Bu nedenle “İslam, kapitalizme benziyor” cümlesi itikad bilmemekten kaynaklanıyor. Tıpkı “İslam, marksizme benziyor” cümlesi gibi. Bütün bunlar nereye çıkıyor? İtikad meselesine… Bunu kafanıza çivi gibi çakamazsanız o zaman “uyduruk kavramlar” çıkıyor: Sosyalist İslam, liberal İslam… Yani İslam’ın başına veya sonuna sıfatlar, tamlamamalar gelmeye başlıyor. Halbuki İslam hiçbir sıfatı, tamlamayı mamlamayı kabul etmez. Kendisine ait bir sistemi vardır. Çünkü Hz. Adem, ilk insan ve peygamber olarak İslam üzereydi. Yani Hak üzerineydi. Bozulan sistemlere batıl diyoruz. Batılın da bir sürü kolları var. Ancak bozulmayan Hak sistem peygamberler üzerinden günümüze kadar geldi.

Bu ayrıştırmayı yapmazsak; Hakk’a bulaşmış batıl varken İslam iktisadı konuşmuş gibi oluyoruz. Bu şuna benzer; görüntüde beyaz süt, ama içinde zehir var. Onun için itikadi ayrıştırma olmazsa olmazdır. Burada 4 elif miktarı “lâ” demezseniz, sabah akşam “illallah” diyerek zikir de yapsanız, muazzam bir derviş ya da âbid de olsanız, itikadî zemin bozuk olacaktır. Gördüğüm kadarıyla dünyadaki İslam iktisadı ile ilgili gerek metinler düzeyinde gerekse tatbikat düzeyinde bu ayrıştırma, dikkat edilen bir şey değil. Zaten bu ayrıştırmaya dikkat etmek müminlik gerektirir. Dolayısıyla bu ayrıştırma, aynı zamanda ne kadar mümin olduğumuzun da göstergesidir.

Bu anlamda zaman zaman İslam iktisadı ile bazı ideolojiler arasında bağ kurulmaya çalışılıyor. Bu konudaki görüşlerinizi açabilir misiniz?

Biraz önce kelime-i tevhidden bahsettik. Bu benzetme üzerinden “lâ ilahe illallah Muhammedur-rasulullah” üzerinden bir izah çabamız olmalı. Şimdi Kur’an tilavetinde kelime-i tevhid okunuşunda “lâ”, 4 elif miktarı uzatılır. Onu 5 elif miktarı çekerseniz olmaz, 3 elifle çekerseniz de noksandır. Yani, bizim “lâ” dediğimiz şeyde reddi kısmı öncelikli gelir. Evvela reddetmemiz gerekir. Niye reddedeceğinizi bilmeniz gerekir. Reddetmeyi bilmezseniz, bu sefer uzatabilirsiniz. Dolayısıyla burada “lâ” mertebesi, “lâ” makamı önemli. Yani 4 elif miktarı çekmek zorundasınız.

Şimdi bu benzetme üzerinden gidersek; 4 tane noktaya “lâ” çekilmesi lazım. İslam’ın iktisadi görüşü meselesinin içine sokulmuş, İslam’dan zannettiğimiz ama İslam’dan olmayan 4 şeye biz “lâ” dememiz lazım, ayrıştırmamız lazım. İtikadî bir şekilde ayrıştırmamız gerekir. Benzetmeyi şöyle yapalım: Bir bardak olsun, içinde pislik var, o pisliği çıkartmanız gerekir. Çıkartmadan, azıcık da olsa pislik varsa; içine doğal organik süt de akıtsanız o süt necis olur, içilmez. İtikadî olarak “lâ”yı 4 elif miktarı çekmediğimiz için söylediklerimizin bir karşılığı da olmaz.

Şimdi burada 4 elif miktarını neye çekeceğiz? Birincisi, Yahudilik’e çekmemiz gerekiyor. Burada Yahudilik’in bazı öğretilerinin İslam’a girdiğini söyleyeceğiz. Bunların İslam ile alakası olmadığını söyleyeceğiz. Yahudilik’e hakarete, İslam izin vermez. İslam, herhangi bir ideolojiye hakaret etmeye de izin vermez ki. Herhangi bir insana hakaret etmeye de izin vermez. Buradaki mesele hakaret etmek değil. Buradaki mesele, İslam’ın içine girmiş, bizim İslam’dan zannettiğimiz şeyler. Yahudilik’e, Hristiyanlık’a ve özelde Katoliklik’e, Protestanlık’a ait olan şeyler, bir şekilde hayatımıza girmiş ve iktisadî hayatımızı altüst etmiş. Türkiye’de bu ikisi, yani Yahudilik ve Hristiyanlık, bize çok muazzam bir şekilde yedirilmiş. Bilerek ya da bilmeyerek… Sonrasında ise iki tane ideoloji var ve dünyayı kasıp kavuran ve hala etkili olan. Bunlar; liberal-kapitalist ideoloji ve marksist-sosyalist ideolojidir. Bunların içinden de ciddi manada İslam’daki iktisadî meselelere girmiş hususlar vardır. Bunları da ayrıştırmak gerekir.

Yahudilik nasıl ve nerden girmiş İslam’daki iktisadî meselelere?…

Evet, ilk ayrıştırmamız, Yahudilik üzerine. Bu nokta önemli. Çünkü Yahudilere, İsrailoğulları’na çok fazla peygamber gönderildi. Ayrıca onlar, Hz. Musa’dan sonra bu dini tahrip edip, “bizim ayrı bir dinimiz var” diyerek devam ettiler.

Yahudilik’te gördüğümüz temel manzara şu: Dünya merkezli bir sistem var. Birincisi bu. İkincisi, Yahudilik’te; Yahudi ve Yahudi olmayan (gentile) ayrımı üzerinden işleyen bir hukuk mekanizması var. Bu iktisadî faaliyetlerde de aynı… Herhangi bir faaliyette, Yahudi ile Yahudi olmayana aynı muamele yapılmaz. Örneğin faiz haramdır Yahudilik’te. Ama soru şu: Kime haramdır? “Kime haramdır?” sorusu Yahudiler arasında mutlak haramdır şeklinde cevaplanır. Şimdi bu Yahudi itikadını öncelikle anlamamız gerekir. Bunu anlarsak; o zaman “herhangi bir Yahudi inancına mensup kişi, şu ülkeyi faizle sömürüyor” lafının bir anlam ifade etmediğini de anlayabilirsiniz. Siz “faizle sömürüyor” deseniz bile adam inancını yerine getiriyor. Yani o adam için muazzam bir derece ve mükafat elde etmektir bu. Bunu ancak reddedebilirsiniz, buna saldırmanızın bir anlamı yoktur… Halbuki İslam, bir Müslümanla gayrimüslim ilişkisinde, ayrımcı muamele yapmaz. Bu önemli bir ayrıntıdır. İslam’ın temel hukuk nizamı, o ülkede İslam hakimse vardır. O hukuka eklemli Yahudi hukuku, Hıristiyan hukukuna da müsaade edilir. Ama örneğin bir iktisadi faaliyette bir Yahudi ile bir Müslüman arasında ya da bir Hıristiyanla bir Müslüman arasında bir problem varsa, burada Yahudi’ye Yahudi olduğu için, Müslüman’a da Müslüman olduğu için farklı muamele edilmez. Müslüman’a tabir-i caizse kıyak geçilmez. Yahudi’ye de zulmedilmez. Bu ister faiz meselesi olsun, ister alışveriş meselesi olsun…

Yahudilik’teki bir diğer husus da, Yahudi ile Yahudi olmayanlar arasındaki alışveriş ile ilgilidir… Müslümanlardaki mevcut (ama yanlış) temel mantıkla bakarsak; iktisadî faaliyet çerçevesinde “bu Yahudidir, bunlarla iş yapılmaz” denebiliyor. Böyle bir genelleme, böyle bir mantık varsa, bu İslam’da kabul edilmeyen bir durumdur esasında. “Bu Yahudi’dir bunun şirketinde çalışılmaz” mantığını İslam kabul etmez. Yahudi’nin İslam’a aykırı işi varsa, kabul edilmez sadece. Mesele Yahudi’ye değil de İslam’a aykırılığa reddiyedir. Halbuki Yahudilik’te bunun aksi açıkça ifade edilmiştir. Bu hususta, İslam’daki temel mantık; helalinden ve adil olmasıdır. Bu durum, hem Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) ve hem de Sahabe (r.anhum) dönemindeki alışveriş konusundan sabittir. İslam tarihi boyunca da bunu görebilirsiniz. Dolayısıyla burada mühim bir ayrım vardır.

Bunu şunun için söylüyorum; bizim İslamî noktadaki bilgilerimiz zayıf olduğu için, zayıfladığı için, yani müminlik derecesine çıkamadığımız için, o malumatları alıp tatbikatta uygulamadığımız için; otomatik olarak “Bunlar Yahudi’dir, Hristiyan’dır, bunlarla iş olmaz, bunlar rezildir” diyebilme tehlikemiz vardır. Böyle bir çerçeveye düşersek, bu da İslam’dan değildir. Bu önemli bir ayrıntıdır. Yahudilik bize bunu yapıyor diye biz de Yahudi’ye bunu yapamayız. Hristiyanlık bize şöyle yapıyor diye, biz de aynısını yapamayız. Çünkü İslam burada bir çerçeve çizmiştir.

Bu noktada dünya merkezli bakış açısını nasıl değerlendirmeliyiz?

Yahudi dini, evet dünya merkezlidir. Yahudilik’teki “dünya krallığı” ifadesinin varlığı, İslam’a göre de doğrulanmıştır; Kur’an’da geçen ifade, bunu teyit ediyor. Kendi kaynakları da zaten bunu açıkça söylüyor. Örneğin, bizim Tevrat diye bildiğimiz, Yahudiler’in Tora diye ifade ettiği kitapta “ahiret” kelimesi geçmez. Bu ilginçtir. Yani bir din metninde, dinin kutsal metninde, bu kelime yoktur. Ahiret inancı yoktur, demiyorum. Dolayısıyla burada İslam’a göre ifrat söz konusu. Aşırı bir dünya eğilimi söz konusu.

Şimdi bunu şöyle ayıklamamız gerekiyor. Bir kısım Müslümanların, dünyaya meyil etmesi durumunda ifrat oluyor. Bir kısmının da bunun tam zıttı olarak, dünyadan kaçması tefrit oluyor. Burada yine bir metafor kullanmamız gerekiyor. Benim metaforum değil bu. Hz. Mevlâna’nın metaforudur. Mevlâna Hazretleri, mümini bir gemiye benzetir, büyük gemiye. Ne kadar güçlü olursa, kıymeti o derece fazla olur. Ancak mühim olan, geminin istikametinin neresi olduğudur. Gemi Allah rızasına uygun olarak hareket etmeli. Bu geminin altındaki su ne kadar büyükse, gemi o kadar güzel yol alır. Mevlâna Hazretleri, tam da burada diyor ki: “Bu gemi müminse, su dünyadır. Bu suyun fazlalığı, müminin daha çok faydalı olması anlamına gelir.” Ama burada bir şerh vardır. Bu su, geminin içine girerse gemi batar. Dolayısıyla İslam’da dünya reddiyesi yoktur. Dünya sevgisine reddiye vardır. Dünya meşgalesi İslam’da kabul görür, ama dünya reddiyesi kabul görmez.

Bu noktada Hristiyanlık’a atıf yapmak isterim. Katolik kısmındaki ruhbanlıktan bahsetmek isterim. Şimdi İslam’da ruhbanlık haram, açıkça yasaktır. Ayetten bunu biliyoruz. Ama İslam’da dünya şeylerinin gemiye sızma ihtimalleri olduğu için suyun az da olsa sağdan soldan veya geminin içini kirletme ihtimali olduğu için, “bir müddet” arınmak, “dünyaya daha güçlü dönmek için” daha aşkla şevkle dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi çalışmak için o aşkla şevki yok eden veya zayıflatan şeyleri terbiye etmek için çilehaneler vardır. Bunlar dönemseldir. İşte bu tasavvuf dediğimiz alanın durduğu yerdir. İslam tasavvufu burasıdır. Hıristiyan tasavvufunda ise, “bir şey yapmayalım, oturalım kenara” diyerek yoksulluk edebiyatı noktasına kaymaktadır. Bu konuya bakış açısı bağlamında Hıristiyanlık ve İslam arasındaki farkı iyi anlamak gerekir. Aksi takdirde bu durum, “Müslümanlar bu kadar kazanmasın” gibi alanlara bizi sürükleyen bir probleme dönüşebilmektir. İşte buraya da çok sert bir biçimde “lâ” çekmemiz lazım; çok talimli bir “lâ” çekmemiz lazım. Konuştuğumuz şey, bizim İslam literatürüne ve maalesef tatbikata yani tekkelere bulaşan ve halkın içine de sirayet eden bir hastalıktır. Bu noktaya tasavvuf demiyorum, dikkat ederseniz onu yoksulluk edebiyatından ayrı bir yere koydum.

Bu konuda Cengiz Kallek’in eseri incelenebilir. “Sosyal Servet” kitabına bakarsak, ek bölümünde çok ciddi bir çalışma yapmış. Ashabı Kiram’ın (r.anhum) servetlerini ortaya koymuş kalem kalem… Bize yoksul edebiyatı bağlamında anlatılan Ebu-Zer Gıfari Hazretleri’nin (r.a.) hayat hikayesi orda deşifre oluyor. Ebu-Zer Gıfari Hazretleri (r.a.), yanlız yaşayan birisidir, ama yoksul birisi değildir. Yoksul gibi yaşamayı tercih eden birisidir. Ebu-Zer Gıfari Hazretleri (r.a.) üzerinden yoksulluk övgüsü, İslam’a saldırıdır. Bu saldırıyı da az sonra ayrıştırmamız gerekecektir. Bunu marksizm üzerinden yapacağız. Yani üçüncü bir “lâ” çekilmesi gerekiyor.

“Sosyal Servet” kitabına baktığımızda, Ebu-Zer Gıfari Hazretleri (r.a.), rahmetli olduktan sonra bıraktığı serveti, köşkleri vardır. Yine Talha bin Ubeydullah (r.a.), cennetle müjdelenen malum 10 sahabe efendimizden birisidir. Bu zatın ticari filoları var. Bir deniz seferinde sadece bir istikametinde kaptanına verdiği para, günümüz şartları için çok büyük paralardır. Hz. Mevlana’nın metaforu burada yine karşımıza çıkıyor. Demek ki Talha bin Ubeydullah’ın (r.a.) gemisi çok büyük, ama bu gemi ile su arasında nasıl bir irtibat var? Ahirete götürücü araçsal bir irtibat var. Suyu içine alıcı, kalbine alıcı, sevgiyi dünya sevgisine dönüştürücü bir irtibat yok. Dünya meşgalesi irtibatı var. Bu meşgaleler sırasında zaman zaman arınma var. Çünkü meşgale, bazen insanı bütünleştirebilir yaptığı işle. Bu arınmanın İslam tasavvufundaki karşılığı günümüzde zayıfladı ama.

Peki konu Protestanlık açısından nasıl bir ayrıştırmayı gerektirmektedir?

O halde ikinci elif miktarı “lâ” ile biraz daha devam edelim. Dikkat edin; bizim yaptığımız farklı bir şey, Hıristiyanlık reddiyesi yapmak başka bir şey. Bunu da yapabilir bir Müslüman. Ama benim burada yapmaya çalıştığım, altını çizdiğim; İslam’daki iktisadî faaliyetlere bulaşmış olan Hıristiyan itikatları ya da fiilleridir. Onu çıkartmaya çalışıyorum.

Şimdi Hıristiyanlık’ın ilk çıktığı dönemlerde enteresan bir şekilde Hıristiyan filozoflara da bulaşmış olan “çalışmanın kötü olduğu” fikri yaygın. Roma döneminde örneğin, çalışanlar veya dükkân açanlar şeytanın oyuncağı gibi ifadelerle yaftalanmış. Tabi bu noktada, o dönemdeki bir sosyoloji de etkili. Bahsettiğimiz ilk dönemlerden Protestanlık’a kadar olan dönemde üstün insan olmak, seçkin olmanın Hıristiyanlıkta ancak ruhban sınıfına, yani sadece ve sadece ibadetle meşgul olan, hayattan el etek çeken, manastır hayatı yaşayanlara özgüydü. Dolayısıyla ilk dönem için, muazzam bir aşırılık ve ifrattan bahsedilebilir.

Buna reddiye olarak Protestanlık çıkıyor. Protestanlık’ta gördüğümüz şey, başka bir uç noktadır. Protestanlık, bu sefer çalışmayı aşırı övüyor. Yani aşırı reddetmeye karşı aşırı övüyor. Bir uç noktadan başka bir uç noktaya… Hatta şöyle söyleyelim: Marthin Luther King tipi adamların da öncülüğü var ama Metodistler diye bilinen başka bir grup var Protestanlık içerisinde ve ilginç bir şey söylüyorlar: “Alışveriş yaparken konuşmak yasak.” Çünkü bunlarda çalışmak tanrının ödevi, hatta tek ödevi… Çalışacaksın, birikim yapacaksın ki, tanrının seçilmiş kullarından olasın. Şimdi bu noktada Weber’e atıf yapmak gerekiyor. Protestanlık zeminini, kapitalizmin kaynağı olarak görüyor. Diğer taraftan, bu çalışma meselesi seçkin olmak anlamına geldiği için kutsiyet anlamına gelir. Yani çalışmak kutsal olmuş oluyor.

İşte burada yine önemli bir ayrıştırma (lâ) çekmemiz gerekiyor. 4 elif miktarını burada da yapalım. “İslam’da çalışmak kutsal değildir.” Protestanlık’ta olduğu gibi İslam’da da çalışmak kutsal dediğiniz zaman, ortada basit gözüken ama büyük iki şeyi kaçırmış oluyorsunuz. Biri, Allah’ı gözden kaçırmış oluyorsunuz. Yani bütün çalışma hayatının her zerresine hükmeden Allah’ı gözden kaçırmış oluyorsunuz. İki, sonuçları itibarıyla kullanacağınız kavramları, İslam dışı yapıyorsunuz.

Şunu demek istiyorum: İslam’da çalışmak kutsal değildir.  İslam’da “Allah rızasına uygun” çalışmak ifadesini kullanmanız lazım. “Allah” ifadesi basit gözükür, ama oraya dahil etmezseniz, İslam dışı bir yerden konuşmak durumunda kalırsınız; çalışmak ile ilgili “helal mi haram mı faizli mi faizsiz mi” sorularının cevapları çıkmaz. Spekülasyon olacak mı, olmayacak mı, karaborsacılık olacak mı, olmayacak mı? Eğer Allah rızasına uygun çalışmak demezseniz; faiz, spekülasyon, stokçuluk gibi şeylerin İslam dışı olduğunu anlama zemininiz olmaz.

Öte yandan İslam’da çalışmak, Allah rızasına uygunsa da “kutsal” kelimesini kullanmıyoruz. Allah rızasına uygunsa, “mübarektir” diyoruz. Çünkü “kutsal” kelimesi, insanı tanrı seviyesine çıkarma, Allah seviyesine çıkarma ya da Allah’ı insan melekesine indirme gibi Hıristiyan teolojisinin yansımasıdır. Evet, insanda Allah’ın sıfatları tecelli edebilir. İslam’a göre sadece Allah merhamet sahibidir, ama insanda da merhameti tecelli edebilir. Allah doğrudur, insanda da doğruluk sıfatı tecelli edebilir. Eğer burada kutsallıktan bahsedilecekse, “insanın yaptığı faaliyet, kutsal olur” gibi şeyler denirse, bir müddet sonra o insanı ilahlaştırma riskiniz büyük olur. Yani kastettiğim şey şu: Zengin birisi için “zengin oldu, muazzam bir adam” diyerek boyun bükmeye başlarsınız. O insan Müslüman bir zengin olsa bile, yanlışlarını söyleyememeye başlarsınız. Neden? Çalışmak kutsal dediniz çünkü.

Halbuki İslam’da çalışmak mübarektir. Yani berekettir. Helal yoldan bize düşen, bir mümine düşen (bakın yine Müslüman vurgusu yapmadım, mümin yaptım çünkü Müslümanlar faiz işine bulaşıyorlar, faize helal demedikçe Müslüman, günahkar bir Müslümandır. Ama mümin faize bulaşmıyor), Allah’ın rızasına göre kazanmaktır. İki mümin olsun. İkisi de faize bulaşmıyor. Ama sonuçları itibariyle ortaya çıkan gelir farklı olabilir. Aynı iş için birisinde 100 lira gelir sağlanırken, birisinde 200 lira sağlanabiliyor. İkisi de Allah rızasına uygun çalıştı. Burada ortaya çıkan “100 mü daha büyüktür 200 mü daha büyüktür”ün cevabını vermek, İslam’ın iktisadi görüşüne göre kolay değildir. İşte biz buna “bereket” diyoruz. 100 eğer bereketli ise 200’den büyüktür. Bereketi tesis eden de Allah rızasındaki derecedir, yani ihlastır.  Örneğin, namazda herkese 27 kat cemaat sevabı standarttır. Ama bir kişi namazı öyle bir aşkla kılar ki, herkese 27’dir, ona 270’dir. Bazen ucu bucağı yoktur. Dolasıyla kavramlara çok dikkat etmek lazım. Çünkü bu mesele çok karıştırılıyor.

Bu, şu anlama gelmiyor: “Efendim biz çok çalışmayalım mı?” Çok çalış, helalinden çalış, bunun sonucunda ortaya çıkan şey seni bağlamaz. Seni bağlayan, çalışmadaki ihlastır. İşte buna tevekkül diyoruz. Yani sonuç çalışmamaya gitmiyor. Bu durumda müminin vazifesi sonuç odaklı değildir, “süreç odaklıdır” iktisadi faaliyette. Ben şu kadar çalışacağım diye plan yapar mümin. Şunu hedefliyorum, şunu da yapmam gerekir diyerek. Mevlâna Hazretleri diyor ki “100 senelik plan yapın.” Bu gereklidir, yani bir strateji gerekir. Ama bunun sonucunda hedefin var, bu da gerekir. Allah sana, süreçteki helal ve rızaya uygun olarak yaptıklarını soracak, ihlası sormayacak. İhlas, senin bereketinle ilgili. Yani elde ettiğinin, elinden kayıp kaymaması bereket ile ilgilidir. Çuvalın dibindeki delik derecesidir. Kimisinin deliği hiç yoktur; kimisinin de azıcık da olsa deliği vardır. İhlasında zayıflık var ve düşüyor.

Hocam, bu bağlamda kapitalizm ile ilgili neler söyleyebiliriz?

Bu da zaten üçüncü elif miktarı “lâ”mızdır. Burada da iç içe geçmiş iki şeyi görüyoruz: Liberalizm ve kapitalizm. Liberalizm ile kapitalizmi neredeyse ayrıştıramazsınız. “Ekonomik liberalizmin adı kapitalizmdir” dense bile, kullanım itibarıyla kapitalizm, liberalizme; liberalizm de kapitalizme çokça eşit demesem bile denk diyorum. Bunu ben ayrı görmedim. Yani bu ikisi birbirini besler.

Burada mühim bir mesele var, bu ideolojinin bizim ayrıştıracağımız önemli bir ilkesi var. Bu ilkeyi ayrıştıramazsak; hem genel anlamda hem özelde İslam’daki iktisadi faaliyetlerde biz kapitalist olmaktan kaçamayız. Bu ilke, “birey” anlayışıyla ilgilidir. Şimdi aydınlanma felsefesi ile başlayan bir kırılma var. Aydınlanma felsefesi ile birlikte gelen kırılma şöyle evriliyor: O döneme kadar Batı dünyasında kabul etsek de etmesek de Hıristiyanlık var. Ama sonuçta Hıristiyanlık’ta bir tanrı ile (bize göre bozuk da olsa) irtibat var. Ve oradaki sistem, tanrı üzerinden işleyen bir sistemdir. Dolasıyla iktisadî faaliyetlerde bunu görme şansınız olabiliyor. Bize göre ama bozuk, ama düzgün… Fakat aydınlanma felsefesi ile birlikte, bu açıkça reddedilmeye başlanıyor. Açıkça diyorlar ki, artık ortada olması gereken bir devlet var ve bu devlet tanrıya dayalı olmayacak. Bu devlet, bireyin şahsi çıkarına dayalı olacak. Peki birey kim? Birey, daha evvel tanrının kenara itilmişliğinin yerini doldurmuş, yani tanrıdan kalan boşluğu dolduran kutsiyet sahibidir. Nerden anlıyoruz bunu? Deniyor ki liberalizmde, birey engellenemez, birey zorlanamaz, bireye müdahale edilemez. Bu neye işaret eder? Bu tanrıya, ilaha ve ilahlık makamına ait bir işarettir. Kime dokunamazsın? İnsana. Çünkü bu ideolojiye göre, birey her şeyin mihenk taşıdır. Ve bireyi kendi vicdanı ve aklı dışında bir şey bağlamaz. İşte bunu iktisadî faaliyet çerçevesinde ele aldığınız zaman sonuç neye çıkar? Her şeyin mübah olduğu bir iktisadi ortama çıkıyor. Yani homoeconomicusa… Çünkü birey, piyasadaki iktisadi atmosferde kendi çıkarını herkesten iyi bilir. Kendi aklı var ve iyi hesap yapar ve hedefi maksimum kâr, minimum maliyettir. Maksimum kâr elde etmek için bu yolda herşey mubahtır. Bunun faizden gelmesi, bunun uyuşturucudan gelmesi, kara paradan gelmesi, insan ticaretinden gelmesi (günümüzde de gözlemlediğimiz gibi) hiç önemli değildir.

Şimdi biz bu anlamda mühim bir ayrımdayız. Dikkat edin! Eğer biz iktisadî faaliyetlerde böyle bir birey figürünü tasvir ediyorsak, “ben Müslümanım” diyen adam, bunu tatbik etme riskine düşebilir, ama mümin bunu tatbik edemez. Çünkü eşref-i mahlukat denen ifade, mümine ait bir ifadedir. Eşref-i mahlukat derken, dikkat edin “yaratılmışların” eşrefi, yani en yücesi deniyor. Ama ilah olamıyor, yaratılmışların en yücesi olabiliyor. Oraya kadar gelebiliyor. Yaratılmışların en yücesi olmasına rağmen, iktisadî faaliyetlerde her şeyi yapamaz, sınırları var. Onun içindir ki, liberal özgürlük kavramı ile İslam’daki özgürlük kavramı ve İslam’daki iktisadî özgürlük kavramı aynı değildir. Örneğin bir adam ben özgürlükçüyüm diyorsa şu soruyu soracaksınız: “Neye göre özgürlükçüsün?” Özgürlükten yanayım diyor da, hangi özgürlük? Mesela marksizme göre de mülkiyetten kurtulmak, özgürlüktür. Dolayısıyla buradaki mesele, liberal-kapitalizme çekeceğimiz “lâ”nın bir boyutudur. Yani, bizim insan profilimiz, Allah’ın çizdiği hudutlar içerisinde özgür bir insandır. Bu hudutların dışındaki alanlardaki özgürlük ifadeleri, İslam’ın olmayıp belli ideolojilerin veya İslam’a göre tahrif olmuş olan dinlerin veya insan yapımı dinlerin uzantılarıdır.

İslam bu anlamda örneğin, bir zenginlik elde etmeye karşı değildir. İnsan zengin olmada, mülk elde etmede özgür değil dersen, marksizme kayarsın. Ama İslam, bu özgürlüğü, zenginliği helal yoldan, İslam’ın müsaade ettiği diğer yollardan elde edeceksin diyerek çerçeveliyor. Bu elde etmeden sonra da, “bu para benim, her şeyi yaparım” anlayışına da müsaade etmiyor. Sizin birikim hakkınız var İslam’a göre ve biriktirdiğinizde otomatik kapitalist olmuyorsunuz. Her birikim yapan, kapitalist olmuştur anlamına gelmez. Bu birikim nasıl elde edilmiş? Buna göre kapitalist mi değil mi, anlarsınız. Bu birikim sonucunda nasıl harcanıp sarf edilmiş? Buna göre de kapitalist mi değil mi, anlarsınız ki burada birikim sonrasında belirli kurallar var. Zekât kuralı var, bunun detayları var. Yine İslam, mümkün olduğunca yastık altı etmemeyi öğütlüyor. Bazı tefsirlerde, faiz kadar tehlikelidir deniliyor. Çünkü işe yaramıyor, canlı para olacak, topluma faydası olacak. Zenginliğin böyle bir tarafı da var.

Peki hocam, İslam’a göre yatırım ve harcamalar ile ilgili neler söyleyebiliriz?

Kendi şirketini kurabiliyorsun. Tabii belli İslamî ölçülere göre. İkincisi, ikili ortaklık kurabiliyorsun. Emek-sermaye ortaklığı gibi. Bunun da alt türevleri var. Ayrıca hayra teşvik var. Bu, bizim daha çok gönüllü sadaka (tatavvu) dediğimiz şey ile ilgili. Yani sizin zenginliğinizin nerelere gideceği tespit edilmiş; bağışa ya da vakıf kurumu gibi yerlere gidebilir.

Peki insan zenginliğini kendisi için kullanmayacak mı?

İnsan, ortaya çıkan zenginlikten kendisine dönük de harcama yapabilir. Ama burada da kural ve bir sınırlama var. Yani İslam’daki çerçeve kaldırılırsa, ismi İslam olsa da başka bir yere gider. Nedir o kural? İhtiyaç kuralıdır. İhtiyaç sistematiğidir. Bunu İmam-ı Gazzali Hazretleri merkezli söyleyecek olursak; üç türlü ihtiyaçtan bahsedebiliriz. Birincisi; temel ihtiyaçlar, yani akıl, din ve hayatla ilgili ihtiyaçlardır. İkincisi, hayatı kolaylaştırıcı ihtiyaçlardır. Üçüncüsü ise zarafet ile ilgili ihtiyaçlar. Şimdi ortaya çıkan zenginliğin, bu temel ihtiyaca yönelmesi gerekir. Bazı insanların, bu temel ihtiyacı yoksa, zenginliğini dini öğrenmek için kullanmalıdır. Hayatla ilgili ihtiyaç dediğimiz zaman, bu barınmadır ve giyinme gibi ihtiyaçlardır. Diğeri, dediğimiz gibi hayatı kolaylaştırıcı ihtiyaçlardır. Yani şu an cep telefonu hayatı kolaylaştırıcı mı? Uçak hayatı kolaylaştırıcı mı? Evet, kolaylaştırıcı. Uçak bir lükstür diyebilirsiniz, ama israf diyemezsiniz. Çünkü uçak, kolaylaştırıyorsa, bu da ihtiyaç kategorisine girer. Dolayısıyla buradaki kilit nokta şu: İhtiyaç kategorisindeki şeyler kişiye göre değişir. Yani zengine, muhtaca göre değişir. Örneğin bir Müslüman iş adamı düşünün. Muazzam iş yapıyor, muazzam şirketleri var dünya çapında. Ve dünyanın bir yerinde büyük anlaşma yapacak, o anlaşma sonucunda da birçok insan istihdam edilecek diyelim. Buradan sadece insanlara değil, kendi devletine ve birçok Müslüman devlete de faydası olacak. Bu adam için neye ihtiyaç var? Yani bırakın uçağın israf olmasını, bu adamın jete ihtiyacı var. Bir saatte yetişmesi gerekiyor çünkü o imzayı atmazsa ümmete zarar, ama “sen ben jete binersek”, bu israf olur. Özel bir jete ihtiyacım yok ki benim. Yani benim için kolaylaştırıcı bir şey değil.

Bu noktada, dikkat ederseniz hiçbir alet/araç için genel anlamda haram veya helal diyemeyiz. Aletin kendisi nasıl haram olsun, helal olsun? Yani bu telefonun suçu ne? Bu uçağın suçu ne? Şöyle bir ters örnek verelim: Bir makam sahibi devlette kritik bir konumda olsun. Bu kişinin arabasının şartlara göre korunmaya ihtiyacı var. Siz buna israf derseniz, ben size cahil derim. Hatta şöyle diyenler olabilir: “Üst düzey makamdaki bu adam, doğan ya da şahin marka arabaya binse, tevazu sahibi olmuş olur”. İmam-ı Gazzali; bu tip adamların bu hareketine gizli kibirdir diyor. Neden? O adam için bu, mecburi bir durum, çünkü hayatını kolaylaştıracak; dolayısıyla her gördüğünüz lüks araca binen adama laf edemezsiniz. Önce araştırır, araştırmıyorsan, sus arkadaş!

Artık net konuşmamız lazım, iktisadî hayattaki mümin insan profili çizilmeli. Homo-İslamicus’a biz mümin insan profili diyoruz. Bu, eşref-i mahlukattır. Bu eşref-i mahlukatın, alt standardı; mümindir. Üst standardı; peygamberlerdir. Bizim için iktisadi hayatta alt standart şarttır. Diğerleri zorunlu değildir. Bazıları zorunlu olmayan kısım ile ilgili eleştiri yapıyorlar. Adam zekatını vermiş, komşusunu korumuş, gerçekten ihtiyacına göre arabaya binmiş israf olmayacak şekilde… Bu kişi eleştirilmeyi hak etmiyordur artık. Takva derecesini ölçecek bir alet yok, ihlasın aleti Allah’a aittir. Burada biraz hadsizlik yapma; (belki kötü niyetle değil ama) kendi kendimizi hâkim pozisyonuna, karşı tarafı da sanık konumuna getirme durumumuz var… Eğer delillerimiz, Kur’an, sünnet, icma, kıyas üzerinden kurulu olsaydı, buraya düşmezdik.

Notlar   [ + ]

1. Doç.Dr., İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü
2. Mülakat iki bölümden oluşmaktadır. Bu metin mülakatın birinci kısmıdır.