Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey

Ha-Joon Chang, Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey, Çev. Belgin Tupal, Say Yayınları, 2005, 344 s.

Değerlendiren: Şükrü Çağrı Çelik

“Uzman olmayan bir okuyucu için uzmanlar tarafından savunulan teorileri sorgulamak ve sahadaki profesyonellerin pek çoğu tarafından kabul gören ampirik olgulardan şüphe duymak kulağa ürkütücü gelebilir, ancak uzmanlar neye inanıyorsa doğru olması gerekir varsayımını bir kenara bırakırsanız, bu gerçekte göründüğünden çok daha kolay gerçekleşecektir.”
Ha-Joon Chang

 

Kısaca Ha-Joon Chang ve Genel Felsefesi Hakkında

Cambridge Üniversitesinde profesörlük yapan Güney Koreli ekonomist Ha-Joon Chang, günümüz iktisatçılarının çoğundan farklı bir ekonomi anlayışına sahiptir. Kendi web sitesinde de ifade ettiği gibi, Marks’dan Hayek’e kadar hem sağ hem sol görüşten birçok ekonomistten etkilenmiştir. Kendisini kurumsal iktisatçı, kalkınma iktisatçısı ve politik iktisatçı olarak nitelendirebiliriz. Kapitalizmi eleştiren ekonomistler arasında Ha-Joon Chang’i birçoklarından farklı kılan, onun kendisini kapitalist olarak nitelendirmesidir. Aslında eleştirisi kapitalizme değil serbest piyasa kapitalizmine (neoliberalizme) yöneliktir.

Hakim ekonomi anlayışında kabul gören birçok teori ve politikayı sorgular. Günümüzde kalkınmanın sözüm ona ön koşulu gibi gösterilen “serbest piyasa kapitalizmi”nin dinamiklerini başta bu kitabında olmak üzere diğer eserlerinde de detaylıca sorgular. Bugünün kalkınmış ülkelerinin serbest piyasa kapitalizmi sayesinde gelişmediğini üstüne basa basa vurgular. Verdiği tarihsel örneklerle de bu tezini güçlendirir. Gelişmiş ülkeleri, gelişmekte olan ülkelere zamanında kendilerinin izlediği yoldan daha farklı bir yol izlemeye zorlamakla suçlar (ki bu yol kendi lehlerinde, gelişmemiş ekonomilerin aleyhlerinedir). Bu davranışı “merdiveni itme” stratejisi olarak nitelendirir ve IMF, DB ve WTO gibi birtakım kuruluşların bu stratejiye uygun/tamamlayıcı bir şekilde hareket ettiğini düşünür. Gelişmiş ülkelerin birçoğunun zamanında etkin sanayi ve ticaret politikalarına, tarife ve korumacılığa giderek sanayileştiklerini ifade eder. Belli bir gelişim düzeyine eriştikten sonra da serbest ticaret ile kazandıkları bu avantajları daha da geliştirdiklerini belirtir.

Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey

Anlaşılır dille ve ekonomi alt yapısı olmayan insanların bile anlayacağı bir üslup ile kaleme alınan eser 23 bölümden oluşmuştur. Bu bölümlerde, kapitalist ekonomi tarafından kabul görmüş teori ve kavramlara “söylenenler” başlığında açıklanır ve ardından da “söylenmeyenler” başlığında bu teori ve kavramların farklı boyutlarını gözler önüne sermeye çalışılır (veya bu iddialara cevap verir diyebiliriz). Bende iz bırakan bölümlere aşağıda kısaca değineceğim. Ekonomistlerin özellikle 6, 7 ve 12. bölümlerin üzerinde çok fazla düşünmesi gerektiğini düşünüyorum.

  • “Serbest Piyasa Diye Bir Şey Yoktur” (Bölüm 1)

Bu bölümde günümüzde serbest piyasa olarak nitelendirilen ekonomilerin bile işleri yoluna koyabilmek adına piyasanın serbest yapısına aykırı birtakım müdahaleler yapmak zorunda olduğunu dile getirir.

  • İnsanlar Hakkında En Kötüsünü Düşünürsek, Başımıza En Kötüsü Gelir” (Bölüm 5)

Bu bölümde ekonominin en önemli varsayımlarından “homo economicus” insan anlayışına karşı çıkar ve insanların sadece kendi çıkarlarını/self interest sağlamak için hareket etmediğini ifade eder. İnsanlar ekonomik kararlar alırken yalnızca bencil hareket etmez bunların yanında dürüstlük, onur, sevgi, merhamet, inanç, sadakat, vatanseverlik gibi motivasyonlar ile hareket ettiğini savunur. İnsanların sadece bencil hareket ettiği bir ekonomide, ekonominin ilerleyemeyeceğini iddia eder.

  • Daha Büyük Makroekonomik İstikrar Dünya Ekonomisinin İstikrarını Arttırmadı” (Bölüm 6)

Yazar benimde favori bölümüm olan bu bölümde, makroekonomik istikrar politikalarına odaklanmıştır. Enflasyonun dizginlenmesi ile refahın artacağı yönünde kabul gören anlayışa karşın, enflasyonu kontrol etmeye aşırı derece odaklanmanın tam istihdam ve ekonomik büyüme konularından uzaklaşmamıza neden olduğuna dikkat çeker ve işgücü piyasası esnekliği adı altında istihdamın daha da istikrarsız hale getirilmesinden şikâyet eder.

Aşırı enflasyonun (Hiperenflasyon) kötü olduğunu kabul eder ama enflasyonun tamamen kötü bir olgu olup olmadığının kesin olmadığını düşünür. (Yüksek enflasyon gelir dağılımında adaleti bozarken, deflasyon veya sıfıra yakın enflasyon ise tüketimi ve yatırımları durdurur. Sıfıra oldukça yakın enflasyon oranlarına sahip olan ABD, Japonya ve birçok Avrupa ülkeleri göz önünde bulundurulduğunda yazarın ne kadar haklı olduğu ortaya çıkar kanaatindeyim).

Bunun dışında ekonomik büyüme ile enflasyon arasında doğrudan bir ilişki olmayabileceğini örneklerle gösterir. Aşırı enflasyon karşıtı politikaların yatırım ve büyümeyi engellediğini ve ekonomiye zarar verdiğini ifade eder. Örneğin %8-10-12’lik faiz oranlarının olduğu ekonomilerde, yatırımların olumsuz yönde etkileneceğini iddia eder. Çünkü zaten yatırımların çoğu %7’den daha az kar oranı getirir.

Ha-Joon Chang’in aşağıda ifade ettikleri cümleler üzerinde durulması gereken çok önemli bir tespit içeriyor:

“Neoliberal, serbest piyasa ekonomisi; düşük enflasyonu, daha geniş sermaye hareketliliğini ve daha az iş güvencesini vurguluyor, çünkü mali varlık sahiplerinin çıkarlarına hizmet ediyor. Bu mali varlıkların çoğu da sabit getiri oranlarına sahip. Bu yüzden enflasyon politikasının altını çiziyorlar. Eğer enflasyon artarsa mali varlık sahiplerinin reel getirileri azalıyor.”

  • “Serbest Piyasa Politikaları Fakir Ülkeleri Nadiren Zenginleştirir” (Bölüm 7)

Yazar bu bölümde girişte ifade edildiği gibi bugünün zengin ülkelerinin çoğunun korumacılık, sübvansiyon ve gelişmekte olan ülkelere önermedikleri diğer politikaların kombinasyonları sayesinde zenginleştiğini ifade ediyor. İngiltere ve ABD’nin “bebek sanayi endüstrisi” stratejisiyle sanayilerini geliştirdiklerini bunun yanı sıra Finlandiya, Fransa, Avusturya, Singapur, Tayvan’ında benzer korumacı politikalar ile büyüdüklerini gözler önüne seriyor. Elbette istisnaların da mevcut olduğunu kabul eder. (Hollanda, İsviçre ve Hong Kong gibi).

“Kendi geçmişlerine rağmen zengin ülkeler kendi kontrolleri altındaki uluslararası mali kurumlardan (IMF ve Dünya Bankası gibi) alınacak kredilere, eklenmiş koşullar dayatarak gelişmekte olan ülkelerin sınırlarını açıp küresel rekabete karşı savunmasız bırakmaktadır.”

Verdiği örneklerle günümüzde neoliberal politikalarla hareket eden gelişmemiş ekonomilerin durumlarının geçmişteki (neoliberal olmayan) kötü dönemlerinden bile daha kötü olduğunu ortaya koymaktadır.

Yazar bu bölümde kalkınma yolunda olan ekonomiler için 3 politika önerir.

  • “Gelişmekte olan ülkelerin de dünya piyasasında destek görmeden rekabet edebilecek konuma gelmeden önce korunması ve beslenmesi
  • “Gelişmenin ilk aşamalarında piyasa düzgün işlemez. Zayıf ulaşım, eksik bilgi, büyük oyuncuların etkin müdahalesi. Bu gibi durumlarda hükümetler piyasayı desteklemeli hatta bazen belli piyasaları oluşturması gerekir.”
  • “Yeni kurulum aşamasında şirketler büyük ölçekli riskli projeleri üstlenmeye yetecek yetkinlikte olmadığından, hükümetin bu tür alanlara kamu kuruluşlarıyla girmesi gerekir.”

 

  • “Sanayi Sonrası Çağda Yaşamıyoruz” (Bölüm 9)

Yazar bu bölümde, üretim sektörünün artık önemini yitirdiğini iddia eden “sanayi sonrası çağda yaşıyoruz” görüşüne itiraz eder. Ona göre üretim sektörü yerine hizmet sektörünü seçmek verimliliği düşürecek ve ekonomik büyümeyi daraltacaktır. Çünkü hizmet sektöründe verimlilik artışı sınırlıdır. Üstelik sanayi sektörü yerine hizmet sektörü ağırlıklı ekonomilerin ödemeler dengesinde de problemler yaşayacağını belirtir. Çünkü hizmet sektörü ihracı çok zorken, sanayi malı ihracı öyle değildir.

  • “Hükümetler Kazananları Belirleyebilir” (Bölüm 12)

Bildiğiniz üzere klasik ekonomi anlayışında devletin mümkün olduğu kadar küçük olması anlayışı savunulur (bekçi devlet). Bu anlayışı benimseyen neoliberal iktisadi anlayışta da benzer görüşler savunulmuştur. (Burada bir ekleme yapmak istiyorum. Kamu Ekonomisinin içinde yer alan “kamu tercihi teorisi” bu konuyla ilgilenir. “Kamu tercihi teorisi”ni basit olarak ifade edersek devlet başarısızlıklarına odaklandığını söyleyebiliriz. Örneğin bu teoriye göre bürokratlar/politikacılar kendi çıkarlarına odaklanıp, bireysel tercihlerini toplumsal faydadan önde tutabilir. Politikacılar oylarını arttırmak adına seçmenlerin lehine ülkenin aleyhine politikalara gidebilir, devletin ekonomide etkin oluşu yolsuzluk gibi istenmeyen durumlar oluşturabilir vs.)

Yazar devlet ile ilgili bu görüşlere karşı cevaben kendi ülkesi Güney Kore’den örnekler verir.

Kore hükümeti 1960 ve 1970’li yıllar boyunca birçok alanda özel sektörü normal şartlarda girmek istemeyecekleri sektörlere girmeye zorlamıştır. Girişimcileri gümrük koruması ve çeşitli teşvikler ile motive etmiştir. Hatta bu yolda kimi zaman çeşitli illegal tehditlerin gerçekleştirildiğini ve bu şekilde birçok şirketin başarılı olduğunu ifade etmiştir.

Örneğin G. Kore hükümeti, Dünya Bankası ve diğer kurumlardan destek bulamamasına, o dönem yaygın olan “KİT’lerin başarısız olduğu” algısına rağmen, üstelik hammaddeyi de dışardan ithal ederek büyük bir çabayla bir entegre demir çelik fabrikası olan POSCO’yu kurar. Şirketin başına da ekonomik açıdan tecrübesiz bir askeri atarlar. 1973 yılında üretime başlamasına rağmen POSCO 1990’lı yıllarda Dünya’da önemli bir yer edinmiştir. Yine LG firmasını tekstil sektörüne girmesini yasaklayıp, elektrik kablosu sektörüne girmeye zorlamıştır. 1970’lerde ülkenin otoriter başkanı Park Chung Hee tarafından Hyundai Grup’a bir gemi inşaatı şirketi açması için çok büyük bir baskı yapıldı.

Yalnızca G. Kore’de değil Japonya, Tayvan, Singapur hükümetleri de zamanında Kore’ye benzer bir strateji benimsemiştir. Bunların yanı sıra Fransa, Finlandiya, Norveç ve Avusturya’da KİT’leri teşvik politikaları ve korumacılıkla ülkelerin sanayideki başarılarının arttığını ifade eder.

Onun önerisi devlet ve özel sektörün el ele güzel işler yapabileceği yönündedir. Yazar elbette devletin işin içine girdiği birçok sektörde başarısız örneklerin mevcut olduğunu kabul etmekle beraber, başarılı örnekleri de gözler önüne serip ekler: “Gerçek şu ki kazananlar her daim ya hükümet ya da özel sektör tarafından belirleniyor, ancak en başarılı olanlar her ikisinin ortak çabası sayesinde gerçekleşiyor.”

Sonuç

Yazının başında Ha-Joon Chang’in ekonomi felsefesi hakkında kısaca bilgi vermiştim. Kitaptaki bütün bölümler Chang’in bu ekonomi felsefesini tamamlayacak şekilde yazılmıştır ve kendi aralarında da bir bütünlük arz eder. Şahsi kanaatim, yazarın Güney Koreli oluşu sebebiyle “Asya mucizesi”ni gerçekleştiren politikaları benimsemesine yol açtığı yönünde. Bilindiği üzere Güney Kore’nin gelişim süreci çok az ülkeye nasip olacak şekilde gerçekleşmiştir. 1950-60’lı yıllara kadar gelişmemiş bir ülke olan ülke, uyguladığı sanayi ve ticarete politikaları ile günümüzde dünyanın en kalkınmış ülkelerinden biri konumundadır. G. Kore ve diğer “Asya kaplanları” ülkelerin akıntıya ters kürek çekerek yaptıkları bu hamleler takdire şayandır. Yazarın da günümüz neoliberal politikalara ve onların destekçisi uluslararası kuruluşlara itirazı bu örneklerin yaşandığı ülkelere yakınlığındandır gibi gözüküyor.