Ulusların Düşüşü ve 21. Yüzyılda Kapital

Melih Turan

OXFAM’ın bir araştırmasına göre 62 kişi, dünya nüfusunun en fakir 3,6 milyar kişisinin sahip olduğu toplam servet ile eşit bir servete sahip. Yaklaşık 1.72 trilyon dolar. Bu denge 2010’da 388 kişi ve yarı dünya olurken, beş yılda 62 kişide tekelleşen bir servet birikimine dönüşmüş. Bir 5 yıl sonrasını tahayyül etmeden evvel bu eşitsizliklerin kökenlerine inmek gerektiğini düşünüyorum.

Son yıllarda popüler bir konu haline gelen dünyadaki eşitsizliklerin kökenleri üzerine yapılmış iki önemli çalışmayı ele alacağım. Bunlardan biri Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un Ulusların Düşüşü olarak dilimize çevrilen “Why Nations Fail” namlı, gücün, zenginliğin ve fakirliğin kökenlerinin izine düşen bir araştırmadır. Diğer çalışma ise Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin geçmişten günümüze kadar (özellikle son üç yüz yıl) dünyanın geçirdiği servet/sermaye eşitsizliklerini sosyo-ekonomik verilerle ele aldığı “21. Yüzyılda Kapital” adlı incelemedir. Konuları dışında bu çalışmaların bir diğer ortak yönü 15 yılı aşkın çalışmaların ürünü olmalarıdır.

Fakirliğin/zenginliğin kökenlerinde coğrafya, kültür veya cahillik yok

Birinci çalışma olan Ulusların Düşüşü’nün temel fikri, sömürücü kurumlar ile kapsayıcı kurumlar arasındaki mücadelenin toplumların refahını ortaya koymasıdır. Sömürücü ekonomik kurumlar insanların özgürlüğünü, haklarını, ticari girişimciliğini kısıtlayan yapılar olarak tanımlanırken, kapsayıcı kurumlar da insanların girişimcilik gibi haklarını kısıtlamayan ve onları üretmek için teşvik eden ve özgür bırakan ekonomik kurumlardır. Bazı şehirler ve ülkeler üzerine tarihin derinliklerinden verdikleri örnekler ışığında ekonomik ve siyasi kurumların yapısını araştırarak bu sonuca varan yazarların verdiği en basit örneklerden biri Güney Kore ile Kuzey Kore kıyaslamasıdır. Güney Kore ile Kuzey Kore’nin kurumsal farklılıkları incelenmiş ve Güney Kore’nin Kuzey’e nazaran daha kapsayıcı kurumlara sahip olduğu neticesine varılmıştır. Gece vakti uydudan çekilmiş bir fotoğrafın bu sonucu son derece açık yansıttığını belirtmişlerdir. Güney Kore’nin şehirlerinde ışık kümelerin yoğun olmasını bu ülkenin kapsayıcı ekonomik kurumlara sahip olduğunun, Kuzey Kore’nin ise çok az ışık kümesine sahip olmasını sömürücü ekonomik kurumlara sahip olduğunun açık bir göstergesi olarak sunmuşlardır.

Kitapta, insanları özgür ekonomik eylemlerden kısıtlayan yönetimler/kanunlar ile serbest ekonomik eylemlere izin verilen yönetimlerin/kanunların, kısa veya uzun vadede aynı milletlerden de olsa, birbirlerinden ayrıldıkları iddia edilmektedir. Fakirliğin/zenginliğin kökenlerinde coğrafyanın, kültürün veya cahilliğin olmadığı savunulmaktadır. Buna misal olarak aynı örf, kültür ve coğrafi alana sahip, bir tarafı Amerika’da bir tarafı Meksika’da olan Nogales şehrini göstermektedirler. Refahın yaşandığı kısmın Amerika’da, fakirliğin yaşandığı kısmın da Meksika’da kalmasını tarihsel kökenleri ile birlikte sömürücü/kapsayıcı ekonomik kurumlara bağlamışlardır.

Afrika’dan, İngiltere’den ve dünyanın çeşitli bölgelerinden verdiği örneklerle tezlerini savunan yazarlar, refahın genel itibariyle iktisadi ve siyasi kurumların kapsayıcı veya sömürücü tabiatına bağlı olduğu sonucuyla okuyucuyu karşı karşıya bırakmaktadır. Bu kitap bize toplumlar arası eşitsizliklerin kökenlerini göstermekle genel bir sebebini vermektedir ancak aynı kapsayıcı ekonomik/siyasi kurumların bünyesinde yaşayan ulusların eşitsizlikleri hakkında daha az bilgi aktarmaktadır. Bu çalışmanın yazarları www.whynationsfail.com sitesi üzerinden de yeni değerlendirmelerine devam etmektedirler. Türkiye hakkında da web sitesi üzerinde bir kısım tarihi ve güncel değerlendirmeler bulunmaktadır.

Medeniyetin bir gereği de toplumda eşitsizliğin yaygın olması mı?

Eşitsizliklerin kökeni üzerine yapılan “21. Yüzyılda Kapital” adlı çalışmaya bakacak olursak, burada müellif diğer çalışmaya nazaran daha çok ekonomik verilerden yola çıkarak bir tahlilde bulunmuştur. Çalışmanın vardığı genel netice (hedef zaman kesiti 18. yy ila 21. yy) dünyadaki sermaye/servetin getiri oranının (r) uzun vadede büyüme oranından (g) yüksek oluşudur. Genel olarak Fransa’dan yola çıkarak Avrupa ve Amerika’nın verileri incelenmiş ve Birinci Cihan Harbine kadar sermayenin getiri oranının büyüme oranını geçtiği ancak savaştan sonra eşitsizliklerin azaldığı görülmüştür. İkinci Cihan Harbinin de araya girmesiyle durum pek değişmemiştir. Fakat son 30-40 yıl içerisinde sermaye yeniden güç kazandığı, yeniden büyüme oranını geçtiği ve bundan sonrası için de geçeceği sonucuna varılmıştır. Yani yazar ekonomik verilerle incelediği tarihsel eşitsizliğin sebebini sermayenin getirdiği kâr oranının ülkelerin büyüme oranından daha fazla olmasına bağlamıştır.

Bu çalışmasında Piketty, aynı zamanda tarihsel süreçte Avrupa edebiyatının eşitsizliği nasıl yansıttığını vurgulamıştır. 19. yüzyıl romanlarından çıkardığı bir sonucu da, okurlar tarafından toplumdaki yaygın eşitsizliğin medeniyetin gereği olarak algılanması olarak ifade etmiştir. Çünkü bazı insanlar, müreffeh olmasalar sanat ve bilim gibi alanlarla uğraşamayacaklarını düşünmüşler ve burjuva sınıfının kaçınılmaz olduğu fikrine varmışlardır.

Diğer bir yandan yazarın bu eşitsizliklere karşı bir önerisi de vardır: Küresel sermayeden vergi almak ve bu vergi ile kamu borçlarını karşılamak. Piketty bu önerisi ile dinamik yatırımcıları teşvik edip piyasayı canlandırmayı hedeflemektedir. Ancak alınacak sermaye vergisi kamu borçlarını ödeyerek sermaye vergisini kamuya borç veren zenginlere aktaracağı için bu önerinin eşitsizlikleri azaltacağı konusu tartışmalıdır.

Beş yıl sonra servetin üç beş kişi elinde toplandığını görmemek için…

Ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler ile ilgilenen insanların başvurması gereken iki güncel kitaptır işte bunlar. Her iki çalışmanın art arda okunmasının insana farklı bir nazar açacağına inanıyorum. Ancak kitaplar okunmadan düşünülmesi gereken bir husus olduğu aklıma geliyor. Bu husus, Ulusların Düşüşü’nün, Amerika dolayısı ile liberal bakış açısı, Kapital’in ise, Avrupa (Fransa) dolayısı ile sosyalist bakış açısı ile kaleme alınmış olmasıdır. Her iki çalışma ele alındığında birbirleri arasında bu bakış açılarından kaynaklanan bir çelişkinin varlığı hissedildiği için bu şekilde bir nazarla bakmakta fayda olur diye düşünüyorum.

Bu konuda bir örnek vermek gerekirse Kapital adlı kitap, eşitsizliğin küresel olmaktan çok her ulusun kendi içinde oluştuğunu belirtmektedir. Diğeri ise eşitsizliğin milletlerin/devletlerin kurumlarına bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Ulusların Düşüşü’nde Amerika’nın kapsayıcı kurumlara sahip olduğu ve yasalarının demokratik olduğu vurgusu yapılmaktadır. Diğer taraftan Piketty’nin verilerle gösterdiği Amerika’nın gelir eşitsizliğinde en zengin %10’luk kısım toplam gelirden %45’lik bir pay alıyor. Bu da bir yönetim şeklinin her ne kadar demokratik, kapsayıcı, özgür olsa da eşitsizliğe son vermediğini ve toplumsal adaleti sağlayamadığını göstermiş oluyor bizlere.

Tabi bu araştırmaların farklı bakış açılarından doğan çelişkiler, bu çalışmaların niteliklerini azaltmamakta, bilakis yeni araştırmaların yapılması için ufuk açmaktadır. Bu kitapların eşitsizliğe getirdiği yeni açılımlar, şahsen beni, İslam’a ait olan iktisat siyasetlerinin bir kez daha gözden geçirilmesi gerektiği fikrine vardırıyor. Beş yıl sonra servetin üç beş kişi elinde toplandığını görmemek ve toplumsal adalete daha da yakınlaşmak amacıyla, eşitsizliklerin kökenini ve muhtemel çözümleri sunan bu çalışmaların, mazimizin iktisat politikaları ile birlikte ele alınması gerektiği kanaatindeyim.

Kaynak: Dünya Bizim