Sabahattin Zaim’e göre İslam iktisadı

Sabahattin Zaim

Mülakat: Doç.Dr. Lütfi Sunar

Sabahattin Zaim: İslam Ekonomisi Dünyadaki Mevcut Düzene Karşı Bir Alternatif Arayışıdır

İktisadi kalkınma çokça tartışılan bir kavram. İktisadi kalkınmadan neyi anlamamız gerekiyor?

İktisadi kalkınma denen şey; bir ülkenin, toplumundaki hedeflerinin maddi ve kevni olan tezahürlerin bir ölçümünü ifade eder. O da rakamlarla belirtilir; milli gelirin artmış olması, GSMH, dış ticaretin seviyesi, cari açıklar, para durumu, enflasyon durumu, istikrar durumu, borç durumu gibi. Bu göstergeler o toplumun birtakım müşbirleridir. İktisadi yapısındaki parametreleri gösterir. Bunların yıllar itibarıyla art arda sıralanmasında eğer olumlu, müspet yönde bir gelişme varsa iktisadi kalkınmanın hızı tespit edilmiş olur. Bunlar bize iktisadi bir fikir vermesi için yapılır. Ama “Bu fikir doğru mudur, neyi gösterir?” diye sorulduğu zaman, “Hedef nedir?” sualini sormak gerekir: “Bir toplumda hedef nedir?” Toplum insanlardan meydana gelir. İnsanların ise hayattaki iki gayesi vardır:(1) Refaha, (2) felaha ulaşmak. Biri maddidir, biri manevidir. Her insan hayatta mes’ut ve müreffeh olmak ister. Saadete, refaha ermek ister. İkisi beraber gidebilir mi? Gidebilir de gitmeyebilir de. Refaha ererek de saadete ulaşılabilir, refaha ermeden de saadete ulaşılabilir. İnsan refaha erdiği halde saadete ulaşamayabilir. Fakirlik içindeyken de saadete ulaşabilir. Dolayısıyla bu parametreleri öncelikle ayırmakta fayda vardır. Bugün dünyada yapılan şey, sadece maddi göstergeleri ele alarak ülkenin iktisadi konumunu tespit etmek ve iktisadi konum iyi ise o ülke insanlarının, toplumun mes’ut olacağını varsaymaktır. Arz ettiğim yaklaşım doğru ise bu sonucun eksikliği ortaya çıkıyor. Bence toplumdan önce, makro ölçekten önce mikrodan, insandan başlamak gerekir. Çünkü hedef, insanın mutlu olmasıdır. Bu hedefe varılamıyorsa, o vakit, söylenen rakamlar eksik veya yanıltıcı olabilir. Bugün dünyamız, maddeci, materyalist bir yapıyla iç içe olduğu için, insanların kurtuluş noktasını, mutlu olmasını, iç dünyasını ihmal etmiştir. Onlar yok sayılır, sadece maddi göstergelerle o toplum hakkında fikir edinmeye çalışılır. Bu yeterli midir? İktisadi kalkınma meselelerini incelerken buradan hareket gerekir kanaatindeyim. Çünkü insan hayatın hem mebdei, hem de müntehasıdır. Her şey insanda başlar, insan için yapılır ve insanda biter. Toplum da bu insanların zaman içinde akan miktar bilgilerinden ibarettir. Toplum hep değişir, dinamiktir. Toplum denen şey sıkıştırılmış insan topluluğu değildir. Bir taraftan doğar, bir taraftan ölür. Bu dinamizmle toplumun yapısı da devamlı değişir. Belli bir anda belli bir istikrara yaklaşabilir, bir süre sonra bu seviyeden düşebilir, sonra tekrar yükselebilir. Öyleyse o tespit ettiğimiz iktisadi göstergeler esasında makro, statik, bir tarafı eksik göstergelerdir. “Bir yılda şu kadar milli geliri var.” Peki oradaki milyonlarca insanın durumu nedir? Mesela bir aile sefalete duçar kalır. Sonra büyük bir mirasla birden bire zengin olurlar. Ama makro dengeler hiç değişmemiştir. İnsanların hayatı sürekli değişir. Dolayısıyla münferit olarak kişileri esas aldığımız zaman insanların mutluluk ve refah düzeyleri bu makro maddi göstergeler içinde farklılaşabilir. Yani iktisadi hayat statik bir durum değildir. Deniz ne kadar pürüzsüz olsa da yakından bakıldığında hareket halinde olduğu görülür. Ama büyük dalgalar yoksa, denizin sakin olduğunu söyleriz. Yoksa, deniz statiktir, sabittir diyemeyiz. Toplum da öyledir. Onun için, iktisadi kalkınma denildiği zaman insan unsurundan başlamak gerekir.
Bugün ister liberal ekonomiyi, ister sosyalist ekonomiyi benimsemiş olsun, on dokuzuncu ve yirminci asrın toplum yapılarında, makro maddi göstergeler esas alınmış, ferdin saadeti ve refahı bir tarafa bırakılmıştır. Maddi göstergeler, bırakınız manevi tarafı, maddi tarafı dahi tam olarak göstermeyebilir. Bir ülkenin milli geliri arttı, GSMH’si arttı, yüz milyarken yüz elli milyar olduysa bu ülkede yaşayan insanların hepsinin gelir seviyesinin yüzde elli arttığını söyleyebilir miyiz? Hayır. Belli üretimler yapılmıştır, belli fabrikalar kurulmuştur, birden bire gelir yüzde elli artmıştır. Ama elde edilen hasılanın toplum içindeki dağılımı adil seviyeye gelmemişse, toplumda yine fakru zaruret içinde olanlar, geliri hiç artmamış, hatta azalmış olanlar bulunabilir. Bu gelirler toplumun çok küçük bir kesiminde birikmiş, geri kalan büyük bir kesim bu gelişmeden hiç nasiplenmemiş olabilir. O zaman kavramı ikiye bölüyoruz: İktisadi kalkınma ve iktisadi refah. Demek ki iktisadi kalkınmanın hedefi insanın refahı olduğu halde bu, tek başına iktisadi kalkınmayla gerçekleşmiyor. İktisadi kalkınma sağlandıktan sonra, bunun dağılım yapısının da makul ve adil olması gerekir. Gelirin yeniden dağılımı imkanı oluşursa o vakit toplum o gelişmeden müstefit olur ve refah seviyesini yükseltir. Bu yapılmamışsa, iktisadi kalkınmaya rağmen iktisadi refah artmamış, toplumun büyük kesimleri bundan hissedar olmamıştır. Liberal ekonomi yaklaşımındaki en büyük problemlerden biri budur. Liberal ekonomide maddi göstergelerin makrolarına bakılır, bunların da sadece birinci safhasına bakılır: İktisadi kalkınma safhasına, büyüme safhasına. Orada hedefler iyi gözüküyorsa, toplu rakamlar iyi ise ülkenin iyi durumda olduğu söylenir. Ama iktisadi refah kısmı dikkate alınmadığı, gelirin dağılım noktasına önem verilmediği için, toplumda refah, iktisadi kalkınmaya rağmen sağlanmamış olur. Dünya için de aynı şey geçerlidir. Dünya için de göstergeler artıyor. Dış ticaret yükseliyor, para miktarı artıyor, üretim-tüketim çoğalıyor… Nedir çoğalan? Toplu rakamlar. Altı milyar nüfus, şu kadar üretim, şu kadar tüketim… Peki altı milyarın ne kadarı bundan istifade etti? O bilinmiyor. Bugün dünyada makro olarak iktisadi büyüme var, üretim artışı, teknolojik gelişme, tüketim artışı var. Fakat fakirlik ve sefalet de var. İktisadi gelişme ile iktisadi refaha varılmıyor. Çünkü gelirin büyük bir kısmı, beşte dördü, nüfusun onda birinin elinde, geri kalan da onda dokuzun elinde. Eğer bir dağılım bozukluğu varsa on dokuzuncu asır düşünürü Karlain’in dediği gibi, sefalet toplumda iktisadi ve teknolojik gelişmeyle birlikte yürür. O, bunu on dokuzuncu yüzyıl için söylüyor. Daha sosyalizmin çıkışından önce. Mesele bugün de aynıdır. Dünya on dokuzuncu asırdaki noktaya geri dönmüştür. On dokuzuncu asır hızlı bir gelişme çağı idi. Karlain buna tek kanatlı kalkınma der. Bir taraf kalkınıyor, öbür taraf çöküyor. Bir tarafta üretim artıyor, maden ocakları, bankalar vb. Öbür tarafta madenlerde yirmi saat çalışan çocuklar, asgari ücretin altında çalışan, sosyal güvenlikten mahrum sefalet içinde insanlar… Hedef bu mu? Değil. Sonra dünya gelişti. Sosyal siyaset tedbirleri uygulandı. İnsanlar buna itiraz ettiler. Bu gayri ahlaki, gayri adildir dediler. Sosyalizm, Marksizm çıktı. İfrattan tefrite gitti toplum. Sonra onlar bütün bunları devlet eliyle zorla yapmaya kalkıştılar. Yine insan hürriyetini ihmal ettiler. Birisi serbesti içinde hürriyetini elinden alıyordu insanın, bu da diktatörlükle, otoriter sistem içinde hürriyetini elinden aldı. İkisinde de hedef aynı: Toplumu mutluluğa ulaştırmak. Ama hedefe varılamıyor.

Diyorsunuz ki modern zamanların iki düşünme biçimi ve ideolojisi insanın mutluluğa ermesini sağlayamamıştır. Ve dolayısıyla da modern insan mutsuz insandır. Peki bu iki ideolojinin insana mutluluğa giden yolda yardımcı ol(a)mamasının nedeni nedir sizce?

Dünyadaki bütün ideolojilerin, bütün sistemlerin hedefi aynıdır. Hepsi toplumun en iyi kendi düşünceleri içinde bu güzel hedeflere ulaşacağına inanır. Samimi veya gayri samimi, ama şablonlarında, konuşmalarında, bunu söylerler. Onun için herkes kendini haklı görür. O yüzden de münakaşalar bitmez. İşte yirminci asırda belli sosyal düzenlemeler yapıldı. Sosyal devlet, refah devleti kavramları ortaya çıktı. Dünyada iki sistem, Marksizm ve liberalizm çarpıştı. Bu çarpışma dünyanın siyasi yapısını değiştirdi. Kapitalizmden önce İslam toplumları hakimdi dünyaya. İbn Batuta’nın seyahatnamesini okursanız, on beşinci asırda bir başka dünya görürsünüz. Adam dünyanın bir ucundan kalkıyor, birçok ülke, memleket geziyor. Ne vize ne pasaport ne de döviz var. Medreselerde, tekkelerde, hankahlarda ağırlanıyor. Gittiği yerde kadılık yapıyor. “Sen hangi millettensin?” diye kimse sormuyor. Çünkü aynı kültür hakim. Koca bir dünya var olmuş ve insanlar bu dünyada yaşamışlar. Hakim olan İslam medeniyeti. Bütün dünya dendiği zaman İslam dünyası kastediliyor. Öbürü ortada yok, kale bile alınmıyor. Şimdiki Hristiyan dünyasının İslam dünyasını kale almayışı gibi. Onlar bugün bütün dünya derken kendilerini kastediyorlar. Dolayısıyla Hristiyanlık veya Hristiyan olduğunu iddia edenlerin medeniyeti –tıpkı Müslüman olduğunu iddia edenlerin medeniyeti gibi- dünyaya hakim oldu. Son İslam devleti Osmanlı Devleti idi, onu tasfiye ettiler. Hristiyan olduğunu iddia eden dünyanın dünya hakimiyeti gerçekleşti. Peki sonra ne oldu? Sonra birbirlerine girdiler. Kur’an-ı Kerim’in tebşiratı ortaya çıktı: Münkirler müminler karşısında ittifak ederler, yalnız kaldıklarında aralarında devamlı ihtilafa düşerler. Böylece aynı toplum Marksizm ve kapitalizm diye ikiye bölündü. Niçin bölündüler? Tek başına dünyaya hakim olabilmek için. Onlar didişirken bu defa öbür taraf nefes aldı. Üçüncü dünya ortaya çıktı. İslam ülkeleri nefes aldı, kalkınmaya başladı. Sonra co-existence, yani birlikte var olma yasası. Sonra Marksizm tasfiye oldu. Dünya yeniden tek bir gücün hakimiyetinde toplandı. Sovyet-Amerika, Marksizm-kapitalizm çatışmasından Amerika, yani liberalizm hakim çıktı. Eski yerimize geri döndük. Oradan hareket etmiştik, çünkü gayri ahlaki, gayri adil bir sistem vardı. Tüm dünyaca şikayet edildi. Sosyalizm, Marksizm durup dururken çıkmadı. Toplumların şikayetleri üzerine çıktı. Bugün gene tek başlarına kaldılar. Gene şikayetler başlıyor. Bugün ne oluyor? Terör diye bir kavram çıkıyor ortaya. Esasında terör dünyadaki insanların rahatsızlığının göstergesidir. Demek ki bu düzenden memnun değiller. Memnun olmayanların yapabileceği de ferdi muhalefet oluyor. Çünkü devlet organizasyonu şeklinde mukabil bir güç yok. Bu olmayınca, hakim güce karşı ferdi şikayetler, tepkiler ortaya çıkıyor, buna da terör deniliyor. Dengeler bozuk, binlerce insan fakr u zaruret içinde, binlerce insan her gün açlıktan ölüyor. Öte yanda dağlar gibi sermaye küçük bir azınlığın elinde birikiyor. Peki bu mudur hedef? Bütün bu teknolojik gelişmeler, medeniyetler bunun için mi yapıldı? Değil elbette. Öyleyse bir yerlerde yanlış yapılıyor. Hatalar yapılıyor. Nedir o hatalar? Maddi sahada insanın esas hedef alınmaması, insanın manevi sahasının hiç kale alınmaması, insan mutluluğuna önem verilmemesi, temelde de insanın bu dünyaya niçin geldiğinin hikmetinin sorulmaması.

O soru sorulmuş olsaydı durum farklı olur muydu?

Elbette olurdu. Siz evrim teorisine göre davranır, insanların maymundan geldiğini iddia eder ve bu dünya kendiliğinden oluşmuştur diye düşünürseniz zaten bu soruyu soramazsınız. Sormadığınız zaman da çözüm bulamazsınız.

Peki bu soruyu sorduğumuzda nasıl bir çözüm bulabiliriz?

Dünyada hala bu soru sorulmuyor. İki taraf çarpışma halinde, “Soralım mı, sormayalım mı?” diye. Evrim teorisi var mı yok mu, tartışılıyor. Hala o fikirler çatışıyor. Türkiye’de hala okullarda evrim teorisi okutuluyorsa daha o soruyu sorma noktasına gelmemişsiniz demektir.

1970’li yıllarda İslami söylem ortaya çıktı. Siz de İslami İktisatçılar Derneği’nin başkanlığını yaptınız. İslam iktisadı denilirken ne kastediliyordu?

Bahsettiğimiz sorunun sorulması… İslam dünyası Osmanlı Devleti’yle birlikte silinmişti. Batı mutlak hakim olmuştu. Her zaman söylediğim gibi 1930’larda zahiri olarak üç İslam devleti kalmıştı: Türkiye, İran ve Afganistan. Geri kalanın hepsi müstemlekeydi. İslam dünyası siyaseten bitmiş, iktisaden sıfırlanmış, sosyal bakımdan tasfiye olmuş ve temessül edilmeye başlanmıştı. Böyle bir noktadan sonra, şerden hayır doğar prensibince, Marksizm ile kapitalizm çatışmasından üçüncü dünya ülkeleri düşüncesi ortaya çıktı. Bunların büyük bir kısmı İslam ülkesi idi. Zahiren de olsa istiklallerini elde ettiler. O üç devlet bugün elli ülke oldu. Güzel mi, doğru mu? Ayrı mesele. Bu kesrette vahdet var mı? O da ayrı mesele. Bunların haritalarını kendileri mi yaptı? O da ayrı mesele. Ama bir hareket var, bir kalkınma var. Bu ülkeler 1970’lere doğru Allah’ın lütfuyla petrole kavuştu. Petrol keşfedilince de zengin oldular. Ülkeler değil tabi, yöneticiler zengin oldu.

Sonra okumaya başladılar. Münevver insanlar çoğaldıkça düşünmeye başladılar, “Biz neyiz, kimiz?” diye. Çünkü bu arada Müslüman adı taşıyan ülkelerde farklı sistemler uygulandı. Farklı sistem dediğimiz, Hristiyan olduğunu iddia eden ülkelerdeki sistemler. Müslüman ülkeler ya sosyalizmi ya kapitalizmi aldılar veya ikisini karıştırdılar. Ama hiçbiri başarılı olamadı. Ne sosyalizmi benimseyenler, ne kapitalizmi benimseyenler, ne karma sistemi benimseyenler… Bunun üzerine “Acaba biz nerede hata yapıyoruz?” suali soruldu. Biz kimiz, biz onlarla aynı mıyız? Onlar Hristiyan bir toplum, Rum ve Grek medeniyetine dayandırıyorlar kendilerini. Birtakım örfleri, gelenekleri, görenekleri var. Bizimle aynı değil. Bu farklı toplumda bu farklı mekanizmalar aynı sonucu verebiliyor mu? Vermiyorsa bizim kendi yapımız nedir? O zaman İslam’ı araştırmaya başladılar. Mademki Müslümanız, o yüzden ayrıyız, farklıyız. “O halde İslam’ın bir görüşü yok mudur?” fikri ortaya atıldı. Gündemdeki konu da iktisat olduğu için, herkes maddiyattan konuştuğu için “İslam’ın bir iktisadi görüşü yok mudur?” sorusu soruldu. Verilen cevaplara da İslam’ın iktisadi görüşü veya İslam ekonomisi denildi. Bu bir arayıştır. Dünyadaki mevcut düzene karşı bir alternatif arayışı. Bu sefer Müslümanlar alternatif aramaya başladılar. Öbür taraftakiler zaten kendi içlerinde sürekli bir arayış içindeydiler. İşte İslam ekonomisinin hikayesi de budur. Hala o arayışlar devam ediyor.

İslami İktisatçılar Derneği kalkınma ve  iktisadi meselelerin çözümü için ne öneriyordu?

Bir şey önerdiği yok, daha tahlil ediyor. Eğer insandan hareket edersek –ki benim yaklaşım tarzım makrodan değil, mikrodan başlamaktır, İslam Ekonomisi kitabında da insandan başlanması gerektiğini ifade ediyorum- bir Müslüman insan iktisadi hayatta nasıl olmalı, nasıl davranmalıdır? Evvela bunları bilmemiz lazım. Çünkü toplumu değiştirmek için insanı düzeltmek gerekir. İşte bu sorunun cevabıdır o kitap. Yani toplumu iktisadi sahada nasıl düzelteceğimizin cevabı. Başka sahalar ayrı. Toplumu iktisadi sahada nasıl düzelteceğimizi bilmemiz için, Müslüman bir insanın iktisadi hayatta nasıl davranması gerektiği sorusuna cevap vermek gerekir.

Bu iki sistemde, hem kapitalizm hem Marksizm, çözüm önerilerini sunarken sorununun kaynağını makro ölçülerde tanımladılar ve bunun sonucunda da her iki sistem de çözüm önerilerini insandan başlatmadılar, öyle değil mi?

Evet ama şimdi onlar da insana geldiler. Davranış bilimleri vs. gibi yeni gelişen ilimlerin hepsinin hedefi insana inmektir. Şirketlerde insana iniliyor, beşeri faktörlere iniliyor, sermayeden, teknolojiden insana iniliyor. Onlar da araya araya sonunda mantıkla, akılla işin insanda biteceği fikrine gelmeye başladılar. Bütün davranış bilimleri bunun göstergesidir.

Fakat daha çok, “İnsanı daha iyi nasıl yönetebiliriz, nasıl kontrol altında tutabiliriz?” sorusuna cevap aranıyor gibi.

Madde planında insana indiler. Hristiyanlıkta İslam’daki o uhreviyetle birleşme noktası yok tabi. Hristiyanlıkta ahlak var ama iktisadi kaideler yok. Ahlak ile o iktisadi kaideler arasında bir irtisam noktası yok. Salt ahlaki kaideleri veriyor. İktisat dünyasında nasıl davranması gerektiğini göstermiyor. Bir serbestiden söz ediliyor. Burada da insanın mutluluğu, insanların özellikleri, psikolojileri dikkate alınmalıdır, diyor ama bir noktadan sonra kapıyı açamıyor. Yirminci asrın son çeyreğinde bütün sosyal bilimlerde insana doğru bir gelişme olmuştur. Toplam kalite, müşteri memnuniyeti, işletmelerde yetkilerin aşağı doru indirilmesi… Bankaya gidiyorsun, cüzdanını birine veriyorsun, o bütün işleri kotarıp sana veriyor. Eskiden öyle değildi, o şefine, şef müdüre götürürdü. O imzalardı, parayı veznedar öderdi. Şablonlar vardı. Onu kaldırdılar şimdi. Tek şahıs hepsini yapıyor. Yetkili o. Bütün bunların hepsi bir arayış sonucudur. İnsana yaklaşımla verimi artırmaya, verim artışıyla da gelir artışı arasında irtibat kurulmaya çalışılıyor. Maddi hedefli bir arayış ama doğru bir metot takip ediliyor. İslamiyet’te insan faktörü esas olduğu, insanın eşref-i mahlukat oluşundan hareket edildiği ve “Bu insan bu hayata niçin gelmiştir?” sorusunun cevabını arama esas olduğu için insandan başlamak zaruret oluyor. Cenab-ı Hak ne diyor? “Ben bu dünyayı Hz. Muhammed (as.) için yarattım.” İnsana verilen önem bir şahısta tecessüm ediyor. Demek ki bütün o makro değerler geliyor bir insanda tecessüm ediyor. Bu kainatın hepsi insan için yaratılmıştır. Sonra gene Cenab-ı Hak diyor ki “Bu dünya bir imtihan dünyasıdır, burada güzel hareket ederseniz, güzel davranırsanız, hem refaha, hem felaha ulaşırsınız. Hem bu dünyada mutlu olursunuz, hem de benim huzuruma ak yüzle gelirsiniz. İmtihanı vermiş olursunuz.” Niçin bunu yapıyor? İnsanların yaratılış hikmeti bu. Öbür mahlukatın iradesi yok, insana irade verilmiş. Nefis de veriyor, akıl da veriyor, irade de veriyor. Akıl var, mantık var, gönül, kalp, deruni hazlar var, ruh var ve nefis var. Hayatın bütün dinamizmini nefis veriyor. Hareket, gelişme, kabiliyet… Bütün bu teknolojik gelişmeler nefisle tahrik ediliyor. Nefis olmasa dünyada gelişme ve hareket olmaz. Dünyanın hikmeti kalmaz. Ama öbür taraftan onu tek başına bırakırsan, insanı izmihlale götürür. İşte “İnsan insanın kurdudur.” hadisesi gündeme geliyor. Oysa Allah akıl, mantık, irade veriyor, seni sorumlu kılıyor. Öbür tarafta öyle bir şey yok. Bizim inancımızda hareketlerinden mes’ulsün ve hesap vereceksin. Peki ben nasıl doğru hareket edeyim ki güzel hesap vereyim? İşte kaideler burada ortaya çıkıyor. Din denilen şey bu işte. İnsanlara bu dünyada nasıl davranacağını gösteriyor. “Şunları yap, şunları yapma. Şunlar farz, şunlar haram, şunlar mendup, şunlar günahtır.” diyor. Çeşitli kaideler gösteriyor, insanlara da “Bunları öğrenin, okuyun, dünyayı tanıyın, çevrenizi tanıyın, kendinizi tanıyın ve beni tanıyın. Bana kulluk edin. Kulluğu da benim koyduğum kaidelere göre yapın.” diyor. Kur’an-ı Kerim duvarlara asılmak için değil, uygulanmak için geldi. Evvela bilinmek için geldi. Şu anda insanlar bunu bilirse birer Müslüman olarak nasıl davranmaları gerektiğini öğrenecek, o zaman hem müreffeh, hem de mutlu olacaklar. İşte Müslümanlar bunları tahlil etmeye çalıştılar. İktisadi hayatta nasıl davranmalıyız ki bizi bu hedefe götürsün? İslam ekonomisi bunlarla uğraşıyor. Ancak daha başlangıç aşamasında. Henüz ilkelerin tespit edilmesi aşamasında. Bir arayış içindeyiz. Güzel bir arayış, doğru bir arayış… Bu arayışın müsbet sonuçlar vermesi hem Müslüman olduğunu iddia eden toplumlar hem de bütün insanlık için faydalar doğuracaktır. Bütün insanlık Hristiyan değil, bütün insanlık müreffeh değil. Adalet uygulanmıyor. Öyleyse, dünyanın daha mutlu, müreffeh, güzel, adil olabilmesi için arayışlar var. Müslümanlar da kendi çaplarında buna bir katkıda bulunmaya çalışıyorlar. Yapabildikleri kadar. Ama doğru yolda bir arayıştır bu. Bunun devam etmesi, gelişmesi lazım. Öbür dünyadakiler de devamlı arayış içinde. Çünkü onlar da mevcut durumdan memnun değiller. Onların da akıl sahipleri, vicdan sahipleri bu gidişatın gidişat olmadığını görüyorlar. İnsanlar kudret sahibi, gelir sahibi olmalarına rağmen mutlu olamıyor, bu sefer daha çok korkuyorlar. Binalarını adaletsiz bir temel üzerinde yükselttikleri için her an çökebileceğinden endişe ediyorlar. Dolayısıyla huzursuz oluyorlar. Huzur olmayınca da bütün o vasıtaların manası kayboluyor.

Üç dört ay önce bir haber yayınlandı: İngiltere’de içme sularında prozak isimli bir madde bulunmuş. Prozak, insanların depresyona girdiklerinde aldıkları bir ilaç. Bu ilaç o kadar yoğun bir şekilde kullanılıyor ki kanalizasyondan yer altı suları aracılığıyla içme sularına karışıyor. Toplum müthiş bir depresyon ve korku içerisinde ve mutlu değil. Dünyanın en muktedir toplumlarından birinden bahsediyoruz.

Mevzular birbirini açıyor ve namütenahi mesele var tabi. Ama bizim görüşümüze göre, insandan başlamak, ikinci kademede aileyi ele almak, üçüncü kademede de işletmeyi ele almak lazım. Mademki toplumun temeli insandır, onu güzel eğiteceğiz. Evvela iman sahibi olacak, Allah’ı, peygamberini, dünyaya niçin geldiğini, nereye gideceğini, nasıl gideceğini bilecek, Allah’ın gönderdiği kitabı inceleyecek, bilgi sahibi olacak. Nasıl yaşaması gerektiğini öğrendikten sonra, bunu nefsinde uygulamaya çalışacak. Tabi insan tek başına yaşayamıyor. Toplumda iki kurum çok önemlidir, biri aile öbürü işletme. Biri içtimai, diğeri iktisadidir. İnsanın ömrü de bu iki müessesede geçer; yarısı ailesiyle, yarısı iş yerinde. Ailede insan üretilir, işletmede ise o insanların ihtiyacı olan mal ve hizmetler. Hangisi daha önemli? Tabi ki birincisi. İnsanın üretildiği yer güzel olursa, orada güzel insan yetişir. Onun için eğer güzel insan yetiştirebiliyorsak -ben Müslüman tabirini kullanmıyorum, Müslüman insan demeye lüzum yok; güzel insan- o zaten güzel Müslüman demektir. Güzel insan değilse, o zaten Müslüman değildir. Hedef güzel insan yetiştirmektir. Peki güzel insanın ölçüsü, örneği nedir? Güzel insan belli. Onu örnek al, prototip olarak koy önüne, yaklaşabildiğin kadar yaklaş. Güzel insan örnek alınarak ailelerde güzel insan yetiştirilirse o güzel insanlar güzel işletmeler kurarlar. Güzel işletmelerde güzel mallar üretilir, güzel hizmetler yapılır. Toplum bundan istifade eder. O vakit o milletin ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuş olan organizasyonlar da -ki en büyüğü de devlettir- güzel olur, güzel insanlarca yönetilir. Toplum refah ve mutluluğa erer. Hedef bu değil miydi?

Bunu söyleyerek iktisadi kalkınma arızi bir meseledir, asıl mesele insanın mutluluk ve felahını korumaktır, mı demiş oluyoruz?

Yani biz bunu demekle öbürlerini inkar etmiyoruz. Tabi hepsi parametrelerdir, hepsi lazım. Ama esas meseleyi çözmezler. Tek başlarına meselenin bütün buutlarını göstermezler. Hedefimizi belirlemezler. Hedefimiz insanın mutluluk ve refahı ise sadece iktisadi kalkınmanın makro göstergeleri, maddi kalkınmanın dahi tamamını göstermez. Manevi kısmı hiç göstermediği, mutluluk kısmını dikkate almadığı için de eksik ve yanlış olur.

İktisadi göstergelerin, kalkınma ve büyüme meselelerinin bu kadar önemsenmesinin nedeni, insanın tek boyutlu materyalist bir niyet içerisinde görülüyor olması mıdır sizce?

İktisadi kalkınmayı ben, yürümeye veya koşmaya benzetiyorum. İnsan atıl dururken gelişme olmaz. Hareket gelişmeyi sağlar. Hareket de dengeyi bozmakla yapılır. Bir adım ileri attığınız zaman vücuttaki dengeyi bozmuş oluyorsunuz. İkinci adımı öbürünün yanına getirdiğinizde bir adım ileri gitmiş oluyorsunuz. Sonra bir adım daha atıyorsunuz daha ileri gitmek için,  öbür adımı yanına getirdiğiniz zaman tekrar dengeyi sağlıyorsunuz. İlerlemek için sürekli dengeleri bozuyorsunuz. Dengeyi bozmakla ilerliyor, sonra yeniden düzen kuruyorsunuz. İktisadi kalkınma ve gelişme denilen hadise de budur. Demek ki toplumdaki mevcut gelirin iyi dağılımı istikrar içinde olur. Gelişme dediğiniz zaman, o düzeni bozacaksınız. Neden? Çünkü gelişme yatırımla, yatırım tasarrufla, tasarruf elde ettiğin geliri tüketmemekle olur. Elde ettiğiniz gelirin tamamını tüketirseniz tasarruf olmaz, dolayısıyla yatırım olmaz. Hiç tüketmezseniz, o zaman da refah olmaz. Yani biraz tasarruf, biraz tüketim… Bütün iktisadi politikaların temeli budur. Ama sonuçta kalkınma, hep dengelerin bozulması hadisesidir. Peki bu toplumlar ne zamana kadar bu dengeleri bozmaya devam edecekler? Kalkınmanın bir sonu yok mu? İnsanda maddi ihtiras, makam, yükselme, idare etme hırsı sonsuzdur. Bir insana iki dağ dolusu altın verseniz, ortasındaki vadiyi de ister. Yavuz Sultan Selim’e sormuşlar “Bir padişaha bu dünya az mıdır, çok mudur?” diye. “Çoktur.” demiş. “Ya iki padişaha?” deyince “Azdır.” demiş. Bir padişaha çok, ama iki padişaha az. Çünkü iki olunca rekabet başlıyor. Rekabet başlayınca, ben senden daha fazla alacağım hikayesi başlıyor. Hırs ve ihtiras, işte bu ihtirası Allah’ın gösterdiği manevi parametrelerle dengelemezseniz, bunun sonu yoktur. O vakit iktisadi kalkınmanın da sonu yoktur. İlanihaye insanlar konuşacaktır ve hep hüsranda kalacaktır. “Vel-asr, inne’l-insane lefihusr.” İşte durum budur. Ancak;“İllellezine amenu ve amilu’s-salihat.” Bugün dünyada bu yok. Ha bire koş koş koş, hüsrandayız. Salih amel de işleyemiyoruz, sabır da edemiyoruz. Dolayısıyla hüsrandan kurtulamıyoruz. Asr suresiyle noktalayacaksınız iktisadi kalkınmayı. Onun için müminler bütün toplantılarının sonunda Asr suresini okuyarak dağılırlar. Bütün bu koşuşturma sonucunda Asr’ı hatırlayacaksın. Hatırlamazsan hüsrandasın. Hüsranda olduğunu hatırlamazsan hüsrandasın.

Kaynak: www.dunyabizim.com