Neden İslam Ekonomisi?

Doç. Dr. Kamil Güngör

Yedi milyarı aşan dünyamızda kaynakların verimli kullanılıp, üstelik de geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde artan insan isteklerini karşılama ve bölüşümün dengeli yapılabilmesi için ekonomi bilimine ihtiyacın varlığı tartışılmazdır. Aydınlanma çağındaki gelişmeleri yeterince takip edemeyen Müslüman coğrafya, Birinci Dünya Savaşı sonrasında neredeyse tamamen sömürgeleştirildi. Yarı bağımsız ya da kısıtlı birkaç devlet dışında doğrudan müstemlekeye maruz kalmış olan İslam toplumu, Yenidünyanın keşfi ile başlayan gelişmeleri yeterince okuyamadı. Ticaret yollarının değişmesi, Avrupa’da yönetimlerin uzun mücadelelerden sonra derebeylerin tekelinden alınması, kilisenin etkinliğinin kırılması, buhar gücünün kullanılmaya başlaması ve dönemde yaşanan bilimsel keşiflerin hayata indirgenmesi sanayi devrimini doğurunca, Batı bir taraftan üstünlüğü ele geçirmeye başlamıştır.

Batı medeniyeti bu süreçte ekonominin de kurallarını koydu. 18. Yüz yılın son çeyreği ekonominin kurallarının oluştuğu ve bilim olarak kabul edildiği dönemdir. Dünya medeniyetini etkileme gücü zayıflayan İslam toplumu ağır bedeller ödedikten sonra gelişmeleri analizde ilerleme sağlamış olsa da, halen bu medeniyeti anlamaya çalışma ve alternatifler geliştirme aşamasındadır.

Neden Yahudi ya da Hristiyan ekonomisi olmadığı halde İslam ekonomisi var şeklindeki soruya iki şekilde cevap verebiliriz. Bu cevaplardan birincisi, bu her iki dinin özellikle de hali hazırda ilahi esaslara dayanmadığı, bir başka deyişle indirildiği dönemi müteakip ve 16. Yüzyıldan sonra tahrifata uğradığı, yani “daraltıldığı” şeklindedir. 1700’lü yıllarda kilisenin etkisinin (Skolastik düşünce) rafa kaldırılması, dini sosyal alandan bireysel alana indirgemiştir. Uzun yıllar bir devlet kuramamış olan Yahudiler ise şeriatını muhafaza edememiştir.

İkinci neden ise bu iki dinin gerçekte de bütün hayatı kuşatacak nitelikte olmamasıdır. Bir başka deyişle Yahudilik ve Hristiyanlığın hayatın bütününü kuşatacak hukuk sistemi önermemiş olması gerçeğidir. Her ikisi de ilahi kökenli din olmasına rağmen, tamamlanmış ve saf hali İslam’ın inmesi ile mümkün olmuştur.

İslam, ekonomik davranışları da kapsayan bütüncül bir dindir. Geçmiş dönemlerde bunu ifade etmeyi gerektiren bir ihtiyaç yoktu. Zira o dönemin din anlayışı geçmişte ve özellikle de son 2-3 asırda meydana gelen batı etkisi ve sömürgecilikten etkilenmemişti. Bugün bu ihtiyaç hissediliyorsa, bunun nedeni İslam’ın da “daraltılma” girişimleri ile karşı karşıya olmasıdır. Ne var ki, bu girişimden haberdar olan bilinçli bir kesimin varlığı ve elbette, dinin bizatihi indiricisinin koruması altında olması böyle bir şeyi mümkün kılmamaktadır.

Şüphesiz fiziksel varlık olarak insan Müslüman olsun-olmasın doğası itibariyle benzer ihtiyaçlar içerisindedir. Ekonomik önerilerin de benzeşmesi kaçınılmazdır. İbn-i Haldun ekonomi bilimini bir alt disiplin olarak ele aldığı Ümran İlmi isimli çalışmasında böyle bir ayırım yapmaksızın insan ve toplum davranışlarını irdelemiştir. O halde muhatabı insan olan ekonominin alternatiflerinden tamamen bağımsız ve farklı olduğu ileri sürülemez. Evrensel ihtiyaçlar bunun önüne geçer ama toplumsal dinamiklerin kişinin davranışı üzerindeki etkisi göz ardı edilemez. Zira araştırmacının dünya görüşü, ait olduğu toplumun değerleri ve ahlaki yargılar teorinin şekillenmesine etkide bulunur.

İslam ekonomisinin paradigmatik olduğunu düşünmek olası değildir. Zira kaynağı ilahidir. İslam dünyasının son birkaç asırdır geri kalmasının nedeni de bu yanlış yaklaşımdır. Günlük ihtiyaçlara cevap verebilen bir İslam, tarihin herhangi bir döneminde donup kalmış olamaz. Edille-i şer’iyye içerisinde yer alan “ictihad” müessesesi tam da bu iş için vardır. Kırmızı çizgilerin ne olduğu bellidir. Bu çizgiler içerisinde çözüm üretmek ilim erbabı için farz-ı kifaye olsa gerek. Geçmişte bunun yapılmış olması günümüzdekilerin mes’uliyyetini ortadan kaldırmaz.

Şüphesiz İslam ekonomisinin varlığı alternatiflerini ortadan kaldırmaz. Nitekim ekonomi, medeniyetin bir parçası olarak insanın maddi ihtiyaçlarının giderilmesi maksatlı kaynak kullanımının bireysel ve kollektif davranışları irdeler. İslam ekonomisi, genel medeniyet algısı içerisinde ne sosyalizm gibi zorunlu, ne de kapitalizm gibi manipülasyonlarla insanlığa kabul ettirme güdüsü içerisindedir.

Bugün İslam hukukunun yerine ikame edilmeye çalışılan Roma Hukuku ihtiyacı geçmişte hiç hissedilmemişti. Hicri birkaç asırda Batı, özellikle de Yunan merkezli temel eserlerin Arapçaya çevrilmesinde çok hassas davranan bilim adamları ve filozoflar sosyal alanı düzenleyen Roma Hukuku konusunda böyle bir ihtiyacı hiç hissetmemişlerdir. Zira “şeriat” olarak isimlendirilen İslam hukuku bireysel, toplumsal, hatta devletin işleyişine dair bütün hükümleri içeriyordu. Bilimsel ve düşünsel kaynaklara gösterilen hassasiyetin tamamlanmış bir din olan İslam’da hukuk sistemine gösterilmemiş olması dikkate değer bir durumdur.

İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve sünnetin öngördüğü normlar, ahlaki davranışlar yanında ekonomik tutumları da kapsar. İslam, indiği dönemde geçerli olan Mekke devlet anlayışını ikame etmeyi amaçlıyordu. Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber’e (SAV) ölümüne karşı çıkışı bu yüzdendi. Medine döneminde somutlaşan yapı, Efendimizin irtihalinde sistematize edilmiştir.

İslam ekonomisi çeşitli aksiyomlara dayalıdır. Bunun nedeni kaynağının ilahi oluşudur. Bir başka deyişle “bilimsel” olması gerekmemektedir. Örneğin faiz yasaktır. Bunun tartışması olmaz. Bu, faizsiz bir ekonominin mümkün olduğunun gösterilmesi yanında, bunun bir görev (muhtemelen farz-ı kifaye) olduğunu da gösterir. Aksiyomlar İslam ekonomisinin vazgeçilmezi ve iskeletidir. Ekonominin sınırlarını, kırmızı çizgilerini belirler.

İslam ekonomisi esasen bir ahlak ekonomisidir. Ahlak ise insanın doğasına uygun alanı ifade eder. Kelime de bu kökenden gelir zaten. İnsanın doğasına uygun olanı öneren İslam, doğal olarak kültürel dejenerasyonlara yol açmayacaktır. Bunun anlamı sudur. Bir ekonomik sistemde olması gerekenler İslam ekonomisinin aksiyomları çerçevesinde de oluşturulabilir. Genel çerçevede bilginin İslamileştirilmesi olarak ifade edilebilecek bu hususlar kendi içerisinde de bir bütünlük arz eder.

İslam ekonomik sisteminin etik/ahlaki temeli, değerler sistemi ile toplumdaki tüm ekonomik ilişkileri yöneten bir değer sistemi sağlamaktadır. Diğer bir değişle İslam, kendi etik/ahlaki ekonomik prensipleri yoluyla “bir taraftan kendi temelleri ve hedefleri ile diğer taraftan kendi aksiyom ve prensipleri ile bir ekonomik sistem” önermektedir. Bu sürecin çalışma mekanizması referans kaynaklardan çıkarılan bir dizi aksiyom ve prensiplerle yönetilmektedir.

İslam ekonomisi kendine has kurumları içerse de Ortodoks (ana akım-kapitalist) iktisatla mutlak surette ters düşmek zorunda değildir. Ana akım iktisat kapitalizm olunca bunun dışındakiler heteredoks (ana akım iktisattan sapma, iktisadı pür değil, diğer sosyal bilimlerle ilişkili irdeleme) iktisat içerisinde gösterilse de kendine has yaklaşımları olan İslam ekonomisini üçüncü yol ve alternatif olarak isimlendirmek daha doğrudur. Zira, İslam iktisadı ekonomik gerçekliği değiştirme iddiası taşır. Heteredoks iktisadın en önemli temsilcisi olan sosyalizm teorik olarak duruyorsa da pratikte çökmüşken, ortodoks iktisat dünyayı sürekli global krizlerle karşı karşıya bırakmaktadır.

Kabul etmek gerek ki, ana akım iktisada eleştiri getiren Marksist iktisat dahil, bütün ekonomik düşünce okulları kapitalizmden sonra ve ondan neş’et ederek doğmuştur. Aslında kapitalizm kendi içerisinde de önemli eleştirilere maruz kalmıştır. Bu yüzden ana akım iktisat arasında neredeyse sayısı belirsiz iktisadi görüş vardır ve hangisinin en doğru olduğuna dair bir uzlaşma sağlanamamaktadır.

İslam ekonomisinde, diğer şeylerde olduğu gibi yine birinci sıradaki şey; Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. İslam ekonomisi ile ilgili yapılan tanımlamalarda “felah-kurtuluş” kelimesi sıklıkla kullanılmaktadır. Ana akım ekonominin “felah maksimizasyonu” diye bir derdi yoktur. Bu ilke esas alınarak yapılan tanımlamanın doğal olarak “mal biriktirmek” ve “tüketim kültürü oluşturmak” esaslı kapitalizmle ortak yönleri azalmaktadır.

Her ne taraftan bakılırsa bakılsın, İslam iktisadı insan refahını artırmaya dönük sermayenin yönetilmesi amacı bakımından diğer iktisat anlayışlarıyla kesişir. Ancak burada kendisi soyut bir kavram olan “refah” kavramına gelir artışının ötesinde anlam yüklemesi bakımından farklılık içermektedir. Ekonomi bilimi refah kavramına sadece somut ve bireysel anlam yüklemiştir. Oysa sosyal refah maksimizasyonu her iki yönü de içerir. Ana akım iktisat maddi olmayan nesnelerin hangilerinin zenginlik olarak kabul edilip edilmeyeceğine dair bir soru üzerinde hiç durmamıştır. Kuruluş aşamasında ana akım iktisat biliminin en önemli açmazlarından birisi bu idi. Günümüzde “beşeri sermaye” ya da “sosyal sermaye” üzerinde durulmaktadır, ancak katkısı ölçülememektedir. Ekonominin bu yönü, eğitim merkezlidir, uzun dönemlidir. Almanya ve Japonya’nın II. Dünya Savaşından sonra hızla toparlanması, SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’nın hızlı bir şekilde güçlenmesi insan unsuru ile ilgilidir.

Smith’in de dahil olduğu ilk dönem klasik iktisatçılar, ekonominin sadece üretim değil aynı zamanda dağıtım ve ahlaki prensipleri olan bir bilim olduğu üzerinde de durulmuştur. Ancak ekonominin ahlaki ilkeleri dikkat çekmemiş ve kurumsallaşamamıştır. Gerek klasik iktisadi anlayış gerekse de devamındaki teoriler ekonomide ahlakilik sorunu inceleme dışında tutulmuştur. Ahlaki değerleri ekonominin temelinden uzak tutma gayretlerinin nedeni dönem sonunda kiliseye karşı kazanılan üstünlüğün, bir başka deyişle “tanrının işlerine bir daha karışmasının önüne geçme” güdüsüdür. Ahlak bir tarafıyla dinseldir-tanrısaldır. Etkisi halen güçlü bir şekilde devam eden laiklik ilkesi ve buna dayalı seküler düşünce dinsel temelli böyle yaklaşımı sakıncalı görmektedir.

Bugün ahlak kavramının yerine ikame edilmeye çalışılan şey ise “etik”tir. Dürüstlüğü ve kişisel iç barışı esas alan ahlak kavramının bilimsel adı olan etik, temel kaynaklar göz ardı edilerek insanın gözlem ve tecrübesiyle geliştirdiği ilkeleri ifade eder. Bir başka deyişle bedeli ödenerek öğrenilen doğruları anlatır. Ancak büyük bedeller ödenerek oluşturulan bu etik ilkeler günümüzde bir erdem olduğu için değil, daha fazla kazanç sağlamanın bir enstrümanı olarak kullanılmaktadır. Oysa ahlaki kurallar etkin olarak işletilse, örneğin çalıştırılan işçinin bir maliyet unsuru değil, “insan” olduğu saikinden hareket edilecektir.

İslam ekonomisi her iki temel yaklaşımdan da farklı olarak insanın doğasında var olan ancak kontrol edilebilir iç güdüsel taleplerini ahlaki sınırlara çekmeyi de irdeler. Bu gelir dağılımını da, çevrenin korunmasını da, tüketim alışkanlıklarını da, tüketici haklarını korumayı da içeren kapsamlı bir pakettir ve temelinde dini değerlerden neşet etmiş ahlaki ilkeler vardır.

Geleneksel ekonominin zenginliği maddi manada ön plana çıkarması, insanı ihmal etmesi sonucunu doğurmuştur. Her ne kadar “insan” merkezli olduğu iddia edilse de, sorun insanın algılanışındadır. Ekonomi gibi insan da sadece “maddi” ihtiyaçları bakımından dikkate alınmaktadır. Bu yüzden tüketim merkezlidir ama sınırsız tüketim kültürü dünyanın geleceğini tehdit etmektedir. Yine aynı anlayıştan hareketle bölüşümdeki adaletsizlik iç ve uluslararası barışı tehdit etmektedir. Afrika’daki açlık ve Batı Avrupa ve ABD’deki, hatta petrol ülkelerindeki zenginlik bu yaklaşımın bir ürünüdür. Geçmişteki sömürgecilik ve günümüzdeki enerji kaynaklı bölgesel çatışmaların nedeni yine aynıdır.

İnsanın fiziksel bir varlık olmanın ötesinde bir anlamı vardır. Zira bitki ya da hayvan için geçerli olan fiziksel-fizyolojik ihtiyaçlar insan için de söz konusudur, ancak insan diğer canlıların ihtiyaç duymadığı ya da iç güdüsel (sevk-i tabii- gerçekte sevk-i ilahi-Nahl: 68) olarak ihtiyaç duyduğu şeylerle de refahını artırır. Psikoloji bilimine bu yüzden ihtiyaç duyulmuştur. Geleneksel iktisat insan ihtiyaçlarının önemsiz olan dar bir noktasına odaklanmış, dolayısıyla kendisini sınırlandırmıştır. Bu yüzden her şeyini parasal merkezli zenginlikten ibaret sayan insan makbul bir insan değildir. Örneğin Yunan filozof Diyojen mi yoksa onu fiziksel ölçüler bakımından geride bırakan ve maddi zenginliği dışında bir varlığı olmayan muhatabı mı daha “zengin” ve topluma yararlıdır. Fakir insan aslında parasından başka bir şeyi olmayan insandır.

Geleneksel iktisat anlayışında İslam’ın değer atfettiği annelik duygusu, güvene dayalı ancak belgelendirilmeyen-gizliliği esas olan hayır-hasenat, öğrencilerin kazandığı bilgilerin toplumdaki pozitif yansıması, ikili ilişkide sadaka olarak nitelendirilen gülümsemenin rolü… gibi hususların hiç birisi milli gelir hesapları içerisinde ve refahı artıran unsur içerisinde sayılmaz. İslam toplumunda tüketicinin refahının ebeveyn refahı ile de ilişkili olduğu hususu geleneksel iktisadın inceleme alanı dışındadır. Örneğin bir ebeveyn sadece ve sadece çocukları ve torunlarının yanında maksimum refah düzeyini yakalayabilir. Ya da komşusu açken tok yatamayacak olan Müslüman için ihtiyaç sahibi komşusunu göz ardı etmek gibi bir seçenek yoktur. Geleneksel anlayıştaki Gayrisafi Milli Hasıla, okuryazarlığı, boşanmayı ya da intiharı ölçmüyor. GSMH bizim çevreye etkimizi de hesaplamıyor. Kâr beklentisi içinde, tüm ahlaki zorunlulukları saf dışı bırakmaktadır.

Ekonomi aslında hangi anlayışta olursa olsun kaynak dağılımını ve mevcut kaynakların optimum kullanımını esas alır. Kapitalizm bunu sermayenin profesyonel ellerde yönetilerek sağlanabileceği, sosyalizm ise bu işi en etkili devletin yapabileceği anlayışından hareket etmektedir. İslam ekonomisi ise kaynak dağılımında zekât gibi zorunlu, sadaka, sadaka-i cariye ya da karz-ı hasen gibi teşvik edici müesseseleri bünyesinde barındırmaktadır. Bir başka deyişle İslam ekonomisi “orta yolu” seçmiştir denebilir. Kapitalizm insanı “açgözlü” sadece çıkar peşinde koşan olarak tanımlamasına karşın, sosyalizm bunu sıfırlamış ve etkisini ortadan kaldırmıştır. İslam ekonomisi insanı merkeze koymuş ancak “çıkarcı” tarafını törpülemiştir. İslam ekonomisinin odağında, insan hırsının ve aç gözlülüğünün gerekli kıldığı normatif müdahale politikaları vardır.

Öte yandan sosyalizmin insan doğası ile bağdaşmayan yaklaşımı onun sonunu da getirmiştir. Zira insan daha çok kazanmayı arzu ettiği halde, daha fazla çalışması ona bu imkanı sağlamayacağından potansiyelini ortaya koyamamaktadır. Yine insan doğasındaki hayır-hasenata hiçbir şekilde imkan vermemekte ve köreltmektedir. Zira herkesin geliri eşittir. Bu durum, sosyal barışı da bozma potansiyeli taşımaktadır. Kapitalizm bu imkanı verir ama orada da yine insan doğasındaki paylaşımcılık harekete geçirilemez. Ancak kapitalist ekonomi bunu zorunlu paylaşım (vergiler) yöntemiyle önemli ölçüde aşmıştır. İslam ekonomisi ise her ikisine de imkan verir. Zira yapısı itibariyle kapitalist ekonomilerde olduğu gibi aşırı zenginliklere neden olmayacağı düşünülse de buna bir sınır da yoktur. Paylaşım ise bir taraftan zekat gibi şer’i vergiler, bir taraftan sadaka, sadaka-i cariye, karz-ı hasen gibi gönüllü müesseseler ve elbette devletin ihtiyaç duyacağı diğer (örfi) vergilerle buna imkan tanır.